Tefekkür Adamının Tevekkülü

2002-03-30
Aksiyon Dergisi

İşte ömür terazisinin bir kefesinde tevekkül, diğer kefesinde tefekkür yüklü olan adam... Bediüzzüman Said Nursi'nin tefekkür dehasının enerjisinden istifade etmesini hayatına ve çevresine katmadeğerlendirerek yansıtan adam. Onca çile, sıkıntı, gam ve kedere rağmen, aşk, şevk, ümit ve heyacanından hiçbirşey kaybetmeyen adam: Hekimoğlu İsmail.

Teknik, beyinsel bir fonksiyondur tefekkür. Hele bir de kalpten beslenmişse, tadına doyulmaz...

Öyle kendiliğinden, ona odaklanmadan atmosferine girilemeyen bir frekans işidir tefekkür. Maddenin en temel yapı taşı atomu bile; elektronundan, protonundan, nötronundan kavrama ve idrak işi...

Tefekkür sözleri özdür, rafinedir. Bu sözler düşüncenin nihai hükmüdür. Söz, salt 'ağızdan çıkan' ses değildir. 'Duymak', normal sözleri anlamak için yeterlidir ama tefekkür sözleri için asla... O sözlerle ancak algılayarak muhatap olunabilir. Bu sebebledir ki, tefekkür sözlerini anlayabilmek; üretildikleri beyindeki oluşum sürecini algılayabilmeye bağlıdır.

Tefekkür insanı 'kesin' konuşur. Sözlerinde 'mantık' vardır. Lüzümsuz kelime ve edebiyat figürlerini bu yüzden pek kullanmaz. Tefekkür adamı, söylemesi gerekeni 'ne başta, ne sonda; nerede olması gerekiyorsa orada' söyler. Onun için mesajı direkttir. O düşünce üretimi ve iletimi uzmanıdır.

Tefekkür, buram buram bilgi kokar. Dolayısıyla tefekkür sözleri kalite fışkırır. İnsan fıtratında varolduğu içindir ki; bazen yavan bulunabilir hatta beğenilmeyebilir. Ama 'bu sözler beş para etmez' deme talihsizliğine düşülemez. Tefekkürün 'kırıntısı' bile saygıya layıktır. Öyle değil midir ki, İslam toplumları yüzyıllardır şerhin şerhi ile uğraşırken, Batı alıp başını gitmiştir. Mevlânâ'nın ifadesiyle şimdi (Bunu yüzyıllar önce söylediğine dikkat!) yeni şeyler söyleme zamanıdır.

Tefekkür, herşeyden öte Allah'ın, kulu insandan yapmasını istediği en başat eylemdir. Az ya da çok demeden; hiçbir mazerete sığınmadan...

Tevekkül ise tam bir gönül ve ruh işi; imandaki kamillik katsayısının şaşmaz göstergesi... Onu uzun uzadıya anlatmak anlamsız aslında. Kelime bütün heybetiyle 'ben şuyum diyor' her okuyana. İşin açıkçası tevekkül anlatma ve anlama değil; 'yaşama, ortaya koyma, iç dünyada mücadelesini verme' işi zaten...

Bir elinde tefekkür, bir elinde tevekkül...

Her çağırdığınızda koşup gelen, gözlerindeki nuru sizler için yazdığı eserlere mürekkep yapan, gazetedeki sütununu yoğun bakıma alınana kadar boş bırakmayan o büyük insan şimdi sizlerden dua bekliyor.

Hastalık Eyüp'te geldi...

Hekimoğlu İsmail 3 Şubat 2002 pazar günü sabah namazını kılmak için Eyüp Sultan Camii'ne gitti. Namazın sünnetini kılarken birden fenalaşarak yere yıkıldı. İlk müdahale o sırada camide bulunan bir doktor tarafından yapıldı. Hiç vakit kaybedilmeden TDV 29 Mayıs Tıp Merkezi'ne kaldırıldı. Beyninde damar tıkanıklığı belirlenerek ve hemen yoğun bakıma alındı. Sol eli ve ayağını oynatamıyordu, yani o tarafı felçti. Babası için tıp adına herşeyin yapıldığını belirten Osman Okçu, "Bundan sonrası için babamın duaya ihtiyacı var. Bütün okurlarının, sevenlerinin duasını bekliyoruz." diyordu.

Hekimoğlu İsmail bünyesi tedaviye olumlu cevap verdiği için taburcu edildi. Evinde nekahat halindeyken torununun yardımıyla kağıda aktardığı yazısında Zaman okurlarını hastalığı hakkında bilgilendirdi. Yazısını "Dualarınızı bekliyorum, dualarınıza muhtacım. Bayramınız mübarek olsun" sözleriyle bitiriyordu. 1 Mart tarihinde saat 22.00 civarlarında tekrar fenalaşınca yeniden 29 Mayıs Tıp Merkezi'ne kaldırıldı. Beynindeki başka bir damarda tıkanıklık meydana gelmişti. Öte yandan bu defa son derece risk taşıyan akciğerlerinde pıhtı birikmesi durumu da sözkonusuydu. Pıhtı artınca yoğun bakım ünitesine geçirildi. Ciğerdeki problem kontrol altına alındı. Solunum cihazından çıkarılarak biraz olsun rahatlaması sağlanacaktı ki beyinde farklı bir damarda tıkanma ve kanama oluştu. Derginin yayına hazırlandığı günlerde durumu iyice kritikleşmişti. Hekimoğlu İsmail ile ilgili dosyamızda Osman Okçu'yla 'evladı gözünden onu anlatan', 'onun babalık yönünü ortaya koyan' bir mini röportaj da yer alacaktı. Ancak, kritik sağlık durumu sebebiyle gerçekleşemedi. Tabii ki önemli olan tefekkür insanının iyileşmesi. Haber varsın, tasarlananın biraz gerisinde ya da eksik kalsın ne yazar...

Her saniyesi dolu bir ömür...

Karşılaştığı herkese pozitif enerjisini cömertçe dağıtan Hekimoğlu İsmail, dünyaya 1932 yılında Erzincan'da 'merhaba' dedi. Asıl adı Ömer Okçu. Müstear olarak kullandığı Hekimoğlu İsmail dedesinin ismi. Babası, Kazım Karabekir Paşa'nın emrinde 4 yıl askerlik yapan Hekimoğlu İsmail, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden astsubay emeklisi. Orduda da çalışkanlığıyla farkedilen Hekimoğlu, ABD'de elektronik ihtisası gördü. 1980'li yıllarda aynı adla sinemaya aktarıldığında büyük yankılar uyandıran Minyeli Abdullah romanını 1967 yılında yazan Hekimoğlu, bugüne kadar 30'dan fazla esere imzasını attı ve çok sayıdaki dergi ve gazetede de yazılar kaleme aldı. Zaman Gazetesi'nde köşe yazıları yayınlanan yazar, yurtiçi ve dışında yüzlerce konferans verdi. Harran Üniversitesi 'Edebiyat Doktorası' unvanına da sahip.

Kazancı ve zihnini davasına adadı...

Hekimoğlu İsmail'in kader arkadaşlarından Ahmet Günbay Yıldız, onun için, "Dünyadaki kendi nefsi için çalışmayan, para pul peşinde koşmayan 3 kişinden biri odur. Kazancını ve zihnini mücadelesini verdiği davası için ayırırdı" diyor. Hekimoğlu'nun çocukla çocuk, yaşlı ile yaşlı olduğunu anlatan Yıldız, ciddi konuşmalardan hoşlandığını ve nefsi için kimseye sinirlendiğini hatırlamadığını söylüyor. Yıldız, davasını anlatma uğruna 3 kişi için bile Kars'a, Ardahan'a konuşmaya gittiğini belirtiği Hekimoğlu'nun tam bir tefekkür insanı olduğunu kaydediyor. Yıldız'ın Hekimoğlu ile tanışıklıkları 1968 yılına dayanıyor. O sıralar İslam'da roman var mı yok mu tartışılıyor. Yıldız'ın henüz tefrika edilmiş ya da kitap haline gelmiş romanı yok. Hekimoğlu İsmail, Yeni Asya'dayken Yıldız'ın, Çiçekler Susayınca isimli romanını tefrika ediyor. Bu İslami nitelikli bir yayın organında yer bulan ilk tefrika roman oluyor. Hekimoğlu İsmail'in kendi romanı Minyeli Abdullah, Sabah; Şule Yüksel Şenler'in Huzur'u, Bugün'de tefrika ediliyor. Hekimoğlu İsmail ile Ahmet Günbay Yıldız'ın beraberlikleri birlikte kurdukları İlmi Araştırmalar Yayın Evi, Türdav ve Timaş ile perçinleşiyor ve bugüne kadar geliyor.

"Demek ki öyle..." dedi, hapis yattı...

Hekimoğlu İsmail, Türkiye'de fikir ve ifade özgürlüğü tartışmalarının bugünkü kıvamından henüz uzak olduğu yıllarda, bir yazısında dile getirdikleri yüzünden yargılanarak 1992 yılında Şile Kapalı Ceza ve Tevkifevi'nde yattı. Yazar, ceza almasına yolaçan Zaman Gazetesi'ndeki "Demek ki öyle..." başlıklı köşe yazısında, Harp Okulları imtihanına imam—hatipli olduğu için kayıt yaptıramayan genç ile annesinin halet—i ruhiyelerini anlatıyordu. Tutuklama olayı sonrasında Oktay Ekşi, "Hepimizi hedef alan bir ayıp"; Ertuğrul Özkök, "İnsanlar fikirlerinden ve yazdıklarından dolayı hapse girmemeli"; Prof. Dr. Çetin Özek, "Bu yazıdan dolayı Hekimoğlu İsmail'e mahkumiyet verilmemesi gerekirdi. Fikrini açıklayan bir gazete yazarının, bir kişinin mahkum edilmesine karşıyım. Ayrıca bu yazıda ordunu manevi şahsiyetini tahkir edici ve Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesini ihlal edici bir husus yok" diyorlardı. Hekimoğlu İsmail ise "Türkiye'de fikir özgürlüğü var. Fakat ben fikri yazılarımdan dolayı mahkum ediliyorum" demişti. Oğlu Osman Okçu da, şu ilginç yorumu yapmıştı: "Bu hapis, babamın yazdığını yaşadığı bir hayat olacak. Bu ona bir mükafattır."

Hakkınızı helal edin...

Hekimoğlu İsmail; o şimdi, Dar—ı Beka'ya İrtihal Terminali'nde. Allah bilir, bu terminale belki öylesine uğradı. Şöyle bir etrafı kolaçan etti. Sonra tekrar fani dünya işlerine dönecek. Belki de, bu geliş esaslı. Allah'a yürüyüşün zamanı yakın. Siz bu haberi okurken o halen yoğun bakımdaysa, elbette ki şifa dualarınızı sürdürüyor olacaksınız. Diğer ihtimal gerçekleşmişse, hiç şüphesiz Fatihalarınızı esirgemeyeceksiniz. Siz iyisi mi dualarınızla birlikte ona her halükârda (varsa) hakkınızı helal edin. O eminim ki, çoktan etmiştir...

Hekimoğlu İsmail''in 28 Şubat 2002 tarihinde taburcu olup eve gönderildiğinde torunu yardımıyla kaleme aldığı son yazısı:

Hastalığım

Bir pazar sabahı saat 04.00'te kalktım. Eyüp Sultan Camii'nde sabah namazı kılmaya gittim. Sünneti kılarken yıkılmışım. Cemaat hemen sahip çıkmaya başladı. Camide öleceğime seviniyordum. Çünkü ahirette meyhanede ölenle camide ölen eşit değildir. Doktor geldi, beni polis arabasına aldılar. Sağolsun ekip, beni arabalarıyla hastaneye yetiştirdi. Kendime geldiğimde bir sürü hortumlarla bağlanmıştım, sol kolum ve sol ayağım hareketsizdi. Beyin kanaması geçirdiğimi söylüyorlardı.

Ahirette miyim, dünyada mıyım diye düşünürken, baktım karşı duvarda tv var. Ahirette tv olmaz; çünkü bir kısım tv programları melekleri bile şeytanlaştırır. Yoğun bakımdaymışım, burada hastalara üç aylık çocuk gibi bakarlar. Ama ben yetmiş kilo olduğumdan hem bakıcılara hem bana bir sürü zorluklar oluyordu. Şair yaşayarak şu beyiti söylemiş; "Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin. Buna bir çare yok mudur Ya Rabbe'l Âlemin."

Hayalim ve bilgilerim beynimi meşgul edip beni diyar diyar dolaştırıyordu. Bir muhterem şahıs, "İnsanı hastalık öldürmez, düşman öldürmez, düşman kurşunu öldürmez, trafik kazası öldürmez, Azrail öldürmez. Hayatı veren kim ise hayatı alan O'dur. Ecel bir dakika geri, bir dakika ileri alınamaz. Yuhyî olan kimse Yümit olan O'dur. Buna bir daha iman et, imanını kurtar, ölümü düşünme. Şâfi—i Kerim şifa verir, hastalığınla meşgul olma. Yirminci mektubu iyi hatırla" dedi ve o şahıs gitti. Düşündüm ki Yirminci Mektubu, Şükür Risalesini ve Hastalar Risalesi'ni çok iyi biliyordum; fakat organik ağrılarım vardı. Eyüp (as) sabrını da hatırladım. Bir köylünün sözü aklıma geldi. O köylü konuşma sırasında demişti ki; "Bizim eşek kırk türlü yüzme bilir; fakat suya girdi mi hepsini unutur." Benim zannettiğim elim, ayağım bana itaat etmiyordu. Burnumu kaşıyamıyordum, yoğurt yerken dudağımı ısırıyordum. İnandım ki organlarımı yaratan, yaşatan Allah'tır. Derdi vereni buldunsa sefa içinde sefadır. Dedim ki, "Yarabbi sana daha çok itaat edeceğim, şifa ver." Öyle ağrılar da var ki beyin bile yanlış düşünüp yanlış kararlar verdiriyor. İnsan çok cılız. Allah'a karşı insan aczini ve fakrini bilmelidir.

Şu anda yataktayım, bu makaleyi torunuma yazdırıyorum. Ölümü ve hastalığımı düşünmüyorum, hastanede olmam, ilaç almam, fiilî duadır. Bana dua eden çokmuş, dua eden bilir ki onun duasını işiten, bilen var. İşte bu imandır, ibadettir. Hastalıklar duanın zamanıdır. Hastanın acizliği Allah'ın merhametine sebeptir. Ölüm bazı zamanlar rahmettir. Rahman ve Rahim olan Allah ıstırap çeken kulunu dünya azabından ahiret sarayına alır, bu yönüyle ölüm rahmettir müminler için. Bu sırrı anlayanlar ölüleri için fazla ıstırap çekmemeliler. Allah Rahim'dir, Kerim'dir, Şâfi'dir, Yuhyi ve Yumid'dir, Cemil'dir. O'nun yaptığı her iş güzeldir. Esma–ü'l Hüsna'yı beşer planında anlayıp yaşayamayan bu kelimelerin mânâlarını anlayamaz, dolayısıyla dualarında yeteri kadar fayda görüp sakinleşemez.

Dualarınızı bekliyorum, dualarınıza muhtacım. Bayramınız mübarek olsun."