Ana Sayfa
Hayatı
Eserleri :
 ROMANLARI
 DÜŞÜNCE KİTAPLARI
 HİKÂYELERİ
 BİYOGRAFİ
 ŞİİR DERLEMELERİ
 ÇOCUK KİTAPLARI
 CEP KİTAPLARI
 Gazete Yazıları
Şiirler :
 Şiir Kitapları
 Kendi Sesinden Şiirler
Okur Bölümü :
 Okurlardan Mektuplar
 Mesaj Gönderme Formu
 Site Haritası
linkler :
 





 

  
 

MORAL FM SÖYLEŞİ
BİRİNCİ BÖLÜM

Abdullah Arıdoru: Moral FM’den, Mihmandar programından hepinize hayırlı anlar, hayırlı zamanlar dilediğimiz vakitlerdeyiz sevgili dinleyenler. Bir Mihmandar programında daha birlikteliğimizi nasip ettiği için yüce rabbimize hamd ederek programımızı açıyoruz. Sizler de ilginizle bu programı da takip edeceğiniz için şimdiden sizlere de teşekkür ediyoruz. Ben Abdullah Arıdoru. Bugün de yine çok önemli bir değerimiz bizimle birlikte. Hayatını konuşacağız, bir başarı grafiği var, onu konuşacağız, bizim için yapılanları konuşacağız bu programda. Ama öncesinde 1932 yılında Erzincan’da doğduğunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Asıl adı Ömer Okçu. Dedesinin ismi olan Hekimoğlu İsmail imzasıyla yazılarını yazdı ve böyle tanındı. Hekimoğlu İsmail’den bahsediyoruz. Babası İstiklal Savaşı sırasında Kazım Karabekir Paşa’nın emrinde dört yıl askerlik yaptıktan sonra memleketine döndüğünde İstiklal madalyasını satıp viran olan evini yaptırdı. Savaşlar içinde büyüyen Hekimoğlu İsmail’in anne ve babasının okuma yazması yoktu. Hekimoğlu İsmail kitap bulunmayan bir evde doğdu ve kitap bulunmayan bir evde büyüdü. Daha sonra o ev hep kitapla dolacaktı. Lise tahsilinden sonra Amerika’da elektronik üzerine ihtisas yaptı. 1967 yılında meşhur Minyeli Abdullah romanını yazdı. O günden bu yana pek çok dergi ve gazetede yazılar yazdı Hekimoğlu İsmail. Ve bugün 30’dan fazla esere sahip. Yurtiçi, yurtdışı konferansları yüzlerce. Halen Zaman Gazetesi’nde makaleleri yayınlanan Hekimoğlu İsmail’e Harran Üniversitesi tarafından “edebiyat doktoru” unvanı verildi. 1950’den itibaren çeşitli zamanlarda yazıları sebebiyle mahkemelere verildi. Hekimoğlu İsmail, 1953’ten beri sigara parasını kitaba veriyor ve bir ömür boyu talebe gibi çalışıyor. Hekimoğlu İsmail. Efendim, bizim için çok önemli dediğim değer var stüdyomuzda. Aynı havayı teneffüs ediyoruz. Hocam hoş geldiniz, şeref verdiniz.

Hekimoğlu İsmail: Hoş bulduk, sağ olun.

Abdullah Arıdoru: Sağlığınız, sıhhatiniz elverdiği ölçüde, sizler de uygun görerek bizlerle bu mekanda bulunma kararını verdiniz. Teşekkür ediyoruz tekrar size.

Hekimoğlu İsmail: Sağ olun.

Abdullah Arıdoru: İzin verirseniz ben son zamanlardaki çalışmalarınızı hatta sağlığınızı daha sonra konuşmak üzere, Hekimoğlu İsmail’in, belki Hekimoğlu İsmail değil, Ömer Okçu’nun o dönemde yetiştiği zemini bir göz önüne getirelim. Nasıl bir annesi, nasıl bir babası, hatta -onun adıyla meşhur olduğunuz için- nasıl bir dedesi vardı? Nasıl bir çocukluk geçirdi Hekimoğlu İsmail? Oradan başlatabilir miyiz efendim söyleşimizi?

Hekimoğlu İsmail: Efendim, dedemi görmedim tabi. Annemi, babamı gördüm. Annem, babam ümmiydi. Aslında her hareket, her fikir zıddını doğurur. Benim gençlik yıllarımda tabiatçılık, İslam dışı hareketler yaygın hal almıştı. Mesela öğretmenlerimiz “kuşu tabiat yarattı, yağmuru tabiat yağdırdı” diye anlatıyordu. Biz de onları anlatıp sınıf geçiyorduk. Yani bir tabiatçılık vardı. Tabiat putlaştırılmıştı. Ve bizi manevi değerlerimizden uzaklaştırmak istiyorlardı. Mesela içkiyi, kız arkadaşı, okullarda çok tavsiye ediyorlardı. Medeni olmak için mutlaka arada sırada birkaç kadeh içki içmek, kız arkadaş edinmek, medeni olmanın şartıydı. Halbuki bunları yapanlar çok kötü durumlara düşmüş görüyorduk. Onun için ben öyle bir hayat istemiyordum. Tabi bin bir çeşit bitkileri, canlıları yaratan Allah, kullarına da özel haller vermiş. Allah da bana nasip etmiş, benim dindar olmamı nasip etmiş. Ben dini sahalarda çalıştım hep. Devamlı dini sahalarda çalıştım. Mesela öğretmen anlatıyor: Hiçbir şey yok edilemez; hiçbir şey yoktan var edilemez. Levaziye kanunu bu. Ben hemen parmak kaldırdım. Peki, dedim, ilk kuş nasıl oldu? Tabi beni azarladı hemen oturtturdu. Ben bu gibi soruları çok sorardım.

Abdullah Arıdoru: Yaşınız kaçtı, efendim?

Hekimoğlu İsmail: İşte ortaokul sıralarındayız. 13-14, o civardayız. Ama her şeyin nedenini, niçinini sorardım. Mesela Türkçe dersinden öğretmen beni şöyle imtihan etmişti: Çağırdı beni. Ben yanına gittim. Bana bir tokat attı. Bu nedir, dedi. Dedim: Tokat vurduğun için fiildir; bir de, bir şehrin ismidir. Aferin, dedi ve sınıf geçtik işte. Mesela Türkçeden imtihanım böyle oldu. Yani böyle acayiplikler vardı. Mesela o zaman Çalıkuşu’nu okuyan tek insan benmişim sınıfta. Hoca sordu: Çalıkuşu’nu okuyan kim var? Sınıfta sadece ben parmak kaldırdım. Yani annem babam ümmi olmasına rağmen okumaya çalışırdım, düşünürdüm, araştırırdım.

Abdullah Arıdoru: Dışarıda bahsetmiş olduğunuz verilen eğitimle ilgili biraz daha netleşmesi için şunu paylaşmak isterim. 1932 doğumlusunuz siz. O tarihte ezanın Türkçeleştirildiği dönem aynı zamanda. 50’li yıla kadar, değil mi efendim?

Hekimoğlu İsmail: Evet.

Abdullah Arıdoru: O tarihe kadar biraz daha anlattığınız fotoğrafın belirli olması adına söyledim. Dışarıda bunlar konuşulurken dış mekanlarda, içeride ümmi olan annenizin, babanızın, kardeşlerinizin bulunduğu atmosferde neler konuşuluyordu? Nasıl bir Hekimoğlu İsmail süreci başladı. Çocukluk itibarıyla söylüyorum. Yani şuurlanma dönemi, yani o soruları size sorduran anlayış?

Hekimoğlu İsmail: Babam şiddetle Türkçe ezana karşı çıkardı ve kızardı. Tabi babam kasap olduğu için kaba sözler de söylerdi. Türkçe ezan okunmasını istemezdi. Bizim evde annem ve babam devamlı namaz kılardı. Onlar devamlı namaz kılarlardı ama bana bir şey anlatamazlardı. Benim anlattıklarım da onları üzerdi. Mesela işte “tabiat şunu yaptı, tabiat bunu yaptı.” Tabiat neymiş, derdi babam, kızardı. Öyle konuşmalar oluyordu evde.

Abdullah Ardıdoru: Kimden etkilendiniz efendim en çok? Çocuklukta özellikle. Var mı böyle sizi etkileyen bir hocadır, ya da işte aile fertlerinden birisidir.

Hekimoğlu İsmail: Efendim, daha çok böyle liderler, edebiyatta liderler. Mesela Nihal Atsız’ın şöyle bir sözü vardı: “Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar / Senin büyük derdinden başkaları ne anlar / Vicdanını Paris’e, Moskova’ya satanlar / Küfür diye bakarlar senin dualarına” Mesela bu bana tesir ediyordu: Niye böyle diyor? Mesela 1944 Türkçülük hareketinde, niye Türkçülük? “Ne mutlu Türk’üm diyene!” diyoruz her gün. Ama Türkçüler tevkif oluyor. Niye? Neden? İşte bunlar. Necip Fazıl’ı okuyorum, Nihal Atsız’ı okuyorum o zamanlar. Arif Nihat Asya’yı okuyorum. Onları okuyorum.

Abdullah Arıdoru: Eğitim sürecine şöyle baktığımız zaman, ailedeki fotoğrafı bu şekilde ortaya koymuş olduk. Niçin Hekimoğlu İsmail?

Hekimoğlu İsmail: Hekimoğlu İsmail, dedemin ismidir. Aslında Minyeli Abdullah’ın ismi de Ankaralı Abdullah’tır. Ama kitaba Ankaralı Abdullah deseydim, ben de Ömer Okçu yazsaydım, kitap çıkar çıkmaz toplatılırdı. Ben de üç sene hapis giyerdim. Onun için kitaba Minyeli Abdullah dedik, ben de Hekimoğlu İsmail dedim. Böylece tevkif olmaktan o devirde kurtulduk. Yani o devirde bir fikir yasaklığı vardı. Yani fikri olan herkes hapisteydi. Mesela bakınız sosyalist Nazım Hikmet hapisteydi, Türkçü Nihal Atsız hapisteydi, İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi hapisteydi. Yani fikri olan hapis. O devirde biz öyle anlıyorduk. Fikri olmayana serbesti vardı. Onun için kendimi gizledim. O devirde kendimizi gizledik, gizleyebildiğimiz kadar tabi. Sonra arkadaşlarımız bizi överken ele verdiler. Hakkımda bir sürü mahkemeler, sürgünler başladı.

Abdullah Arıdoru: Arkadaşlar bizi ele verdiler, dediniz. Bilinçli mi, yoksa gafletle mi?

Hekimoğlu İsmail: Hayır. Övüyorlar. “Yahu bizim Ömer var, öyle bilgili adam ki oturdu mu böyle bir saat şiir okur.” Mesela. Öbürü de, “ya ne okuyor” dedi mi, “Nihal Atsız okur.” “Ha Türkçü demek. Vay anasını.”
Biz o zaman hepsinden… Mesela o zaman Nazım Hikmet de şöyle yazmıştı:
“Paran varsa bir fanila don, bir de gömlek al / Ayaklarımı tuttu siyatik ağrısı / Her zaman iyi düşünmeli bir mahpusun karısı”
Yani o zaman solcunun, sağcının, dindar olanın kaderi hapishanede bütünleşiyordu. Yani kader arkadaşıydık onlarla, tabiri caizse. O bakımdan öyle kendi aramızda o kadar kati ayrılıklar yoktu.

Abdullah Arıdoru: Babanızdan biraz da özel bahsedelim mi? İstiklal Savaşı sırasında Kazım Karabekir Paşa’nın emrinde -ki bugünlerde zannediyorum Kazım Karabekir Paşa’nın vefat yıldönümünde bulunuyoruz- dört yıl askerlik yaptıktan sonra babanız döndüğünde İstiklal madalyasını satıyor ve viran olan evini yaptırıyor. İstiklal madalyasını satması zorunluluktan, değil mi, maddi imkansızlıktan?

Hekimoğlu İsmail: Para yok. Evimiz kerpiçti. Yıkılmış, viran olmuş. Babam askerlikten dönmüş. Yani kerpiç bir ev yapıp da içine gireceğimiz bir yer yok. O zaman bir zengin 15 lira vermiş İstiklal madalyasına. Babam da 15 liraya sattı. İşte benim oturduğum, yaşadığım evi, kerpiç evi yaptırdı. 1939 depreminde de o ev yıkıldı, yerle bir oldu.

Abdullah Arıdoru: Hekimoğlu İsmail’in tahsiline baktığımız zaman, lise tahsilinden hemen sonra Amerika’ya giden bir Hekimoğlu İsmail var. Elektronik üzerine ihtisas yapıyorsunuz. Ve daha sonra da -gerçi az sonra bahsetmeyi planlıyordum- edebiyat doktoru unvanını Harran Üniversitesi size veriyor. Elektronik ve edebiyat, aslında birbirine çok uzak gibi gözüküyor. Bunu nasıl bir araya getirdiniz?

Hekimoğlu İsmail: Efendim, tabiri caizse, geçimimi temin etmek için elektronik; ideolojimi, fikrimi, manevi zevkimi, edebi zevkimi tatmin etmek için de edebiyat.

Abdullah Arıdoru: Hekimoğlu İsmail’in ilk eseri mi Minyeli Abdullah?

Hekimoğlu İsmail: Evet, Minyeli Abdullah, ilk eseri.

Abdullah Arıdoru: Ama ondan önce sizin yazarlığınız başlamıştı galiba?

Hekimoğlu İsmail: Tabi.

Abdullah Arıdoru: Hangi tarihte kalemi elinize aldınız ve fikirlerinizi paylaştınız? Ve konferanslarınız hangi tarihten itibaren başladı acaba?

Hekimoğlu İsmail: Mesela 1950’nin başlarında Erzincan Kazankale Gazetesi’nde yazıyordum. Öyle gazetelerde yazıyordum. Fakat onların bir kıymeti yoktu yani. Onların fikri yönü vs yoktu; heyecanlı. Sonra daha çok Türkçülük üzerine şiirler yazıyordum o zaman. Çünkü Nihal Atsız ile tanışmamız çok uzun sürmüştür. Ben İstanbul’da Kartal Maltepe’de oturuyordum. Nihal Atsız da Maltepe’de otururdu. Sabahleyin mesaiye gitmek için 7’de ben kalkardım. Nihal Atsız da 7 trenine ulaşırdı ki İstanbul’a gelsin. Öyle karşılaşırdık oralarda. Tabi onunla konuşmam mümkün değildi. O benim için bir devdi, bir dağdı. Ona ulaşmam mümkün değildi ama görürdüm kendisini. Uzun saçlarından bir perçem kaşının üzerine düşerdi. Kimseyle pek konuşmadan, selamlaşmadan, düz istasyona gider, istasyondan da döndü mü doğru evine gelirdi.

Abdullah Arıdoru: Ama fikirlerini herhalde kitaplarından…

Hekimoğlu İsmail: Fikirlerini tabi ezberliyorduk. Nihal Atsız, “Bir kemik için kırk günlük yola giden köpekler bile yalnızlığımıza gülecek” diye şiirler yazardı.

Abdullah Arıdoru: O dönemde şiirler biraz daha ideolojik. İşte makaleler, yazılar vs. Bu dönemle şöyle bir kıyas yaptığımız zaman, bugünlerde de şiirler çok fazla okunuyor, yazılıyor, çiziliyor. Biraz daha duygusallık ön plana geçiyor herhalde.

Hekimoğlu İsmail: Efendim, bugünkü nesirlerde ve şiirlerde ruh yoktur; laf var laf. O zaman ruh vardı. Mesela Akif’ten ezberlediğim:
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım
Boğamazsın ki! Hiç olmazsa yanımdan kovarım
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir aşıkım istiklale

Bunları ezberlerdik. Ruh vardı.

Abdullah Arıdoru: Sevgili dinleyenler, Hekimoğlu İsmail misafirimiz. Radyonuz Moral FM’de Mihmandar programında bir değer, bir mütefekkir Hekimoğlu İsmail ile birlikteyiz. Yazılarını, eserlerini okuduğumuz bir değerimiz. Söyleşimiz devam edecek. Kısa bir aramız olacak efendim, sonrasında Hekimoğlu İsmail ile söyleşimiz, bu keyifli söyleşi, bir tarihe ışık tutan bu söyleşi devam edecek.