|
Abdullah Arıdoru: Moral
FM’den, Mihmandar programından
hepinize hayırlı anlar,
hayırlı zamanlar dilediğimiz
vakitlerdeyiz sevgili
dinleyenler. Bir Mihmandar
programında daha
birlikteliğimizi nasip ettiği
için yüce rabbimize hamd
ederek programımızı açıyoruz.
Sizler de ilginizle bu
programı da takip edeceğiniz
için şimdiden sizlere de
teşekkür ediyoruz. Ben
Abdullah Arıdoru. Bugün de
yine çok önemli bir değerimiz
bizimle birlikte. Hayatını
konuşacağız, bir başarı
grafiği var, onu konuşacağız,
bizim için yapılanları
konuşacağız bu programda. Ama
öncesinde 1932 yılında
Erzincan’da doğduğunu sizlerle
paylaşmak istiyorum. Asıl adı
Ömer Okçu. Dedesinin ismi olan
Hekimoğlu İsmail imzasıyla
yazılarını yazdı ve böyle
tanındı. Hekimoğlu İsmail’den
bahsediyoruz. Babası
İstiklal
Savaşı sırasında Kazım
Karabekir Paşa’nın emrinde
dört yıl askerlik yaptıktan
sonra memleketine döndüğünde
İstiklal madalyasını satıp
viran olan evini yaptırdı.
Savaşlar içinde büyüyen
Hekimoğlu İsmail’in anne ve
babasının okuma yazması yoktu.
Hekimoğlu İsmail kitap
bulunmayan bir evde doğdu ve
kitap bulunmayan bir evde
büyüdü. Daha sonra o ev hep
kitapla dolacaktı. Lise
tahsilinden sonra Amerika’da
elektronik üzerine ihtisas
yaptı. 1967 yılında meşhur
Minyeli Abdullah romanını
yazdı. O günden bu yana pek
çok dergi ve gazetede yazılar
yazdı Hekimoğlu İsmail. Ve
bugün 30’dan fazla esere
sahip. Yurtiçi, yurtdışı
konferansları yüzlerce. Halen
Zaman Gazetesi’nde makaleleri
yayınlanan Hekimoğlu İsmail’e
Harran Üniversitesi tarafından
“edebiyat doktoru” unvanı
verildi. 1950’den itibaren
çeşitli zamanlarda yazıları
sebebiyle mahkemelere verildi.
Hekimoğlu İsmail, 1953’ten
beri sigara parasını kitaba
veriyor ve bir ömür boyu
talebe gibi çalışıyor.
Hekimoğlu İsmail. Efendim,
bizim için çok önemli dediğim
değer var stüdyomuzda. Aynı
havayı teneffüs ediyoruz.
Hocam hoş geldiniz, şeref
verdiniz.
Hekimoğlu İsmail: Hoş
bulduk, sağ olun.
Abdullah Arıdoru:
Sağlığınız, sıhhatiniz
elverdiği ölçüde, sizler de
uygun görerek bizlerle bu
mekanda bulunma kararını
verdiniz. Teşekkür ediyoruz
tekrar size.
Hekimoğlu İsmail: Sağ
olun.
Abdullah Arıdoru: İzin
verirseniz ben son
zamanlardaki çalışmalarınızı
hatta sağlığınızı daha sonra
konuşmak üzere, Hekimoğlu
İsmail’in, belki Hekimoğlu
İsmail değil, Ömer Okçu’nun o
dönemde yetiştiği zemini bir
göz önüne getirelim. Nasıl bir
annesi, nasıl bir babası,
hatta -onun adıyla meşhur
olduğunuz için- nasıl bir
dedesi vardı? Nasıl bir
çocukluk geçirdi Hekimoğlu
İsmail? Oradan başlatabilir
miyiz efendim söyleşimizi?
Hekimoğlu İsmail: Efendim,
dedemi görmedim tabi. Annemi,
babamı gördüm. Annem, babam
ümmiydi. Aslında her hareket,
her fikir zıddını doğurur.
Benim gençlik yıllarımda
tabiatçılık, İslam dışı
hareketler yaygın hal almıştı.
Mesela öğretmenlerimiz “kuşu
tabiat yarattı, yağmuru tabiat
yağdırdı” diye anlatıyordu.
Biz de onları anlatıp sınıf
geçiyorduk. Yani bir
tabiatçılık vardı. Tabiat
putlaştırılmıştı. Ve bizi
manevi değerlerimizden
uzaklaştırmak istiyorlardı.
Mesela içkiyi, kız arkadaşı,
okullarda çok tavsiye
ediyorlardı. Medeni olmak için
mutlaka arada sırada birkaç
kadeh içki içmek, kız arkadaş
edinmek, medeni olmanın
şartıydı. Halbuki bunları
yapanlar çok kötü durumlara
düşmüş görüyorduk. Onun için
ben öyle bir hayat
istemiyordum. Tabi bin bir
çeşit bitkileri, canlıları
yaratan Allah, kullarına da
özel haller vermiş. Allah da
bana nasip etmiş, benim dindar
olmamı nasip etmiş. Ben dini
sahalarda çalıştım hep.
Devamlı dini sahalarda
çalıştım. Mesela öğretmen
anlatıyor: Hiçbir şey yok
edilemez; hiçbir şey yoktan
var edilemez. Levaziye kanunu
bu. Ben hemen parmak
kaldırdım. Peki, dedim, ilk
kuş nasıl oldu? Tabi beni
azarladı hemen oturtturdu. Ben
bu gibi soruları çok sorardım.
Abdullah Arıdoru: Yaşınız
kaçtı, efendim?
Hekimoğlu İsmail: İşte
ortaokul sıralarındayız.
13-14, o civardayız. Ama her
şeyin nedenini, niçinini
sorardım. Mesela Türkçe
dersinden öğretmen beni şöyle
imtihan etmişti: Çağırdı beni.
Ben yanına gittim. Bana bir
tokat attı. Bu nedir, dedi.
Dedim: Tokat vurduğun için
fiildir; bir de, bir şehrin
ismidir. Aferin, dedi ve sınıf
geçtik işte. Mesela Türkçeden
imtihanım böyle oldu. Yani
böyle acayiplikler vardı.
Mesela o zaman Çalıkuşu’nu
okuyan tek insan benmişim
sınıfta. Hoca sordu:
Çalıkuşu’nu okuyan kim var?
Sınıfta sadece ben parmak
kaldırdım. Yani annem babam
ümmi olmasına rağmen okumaya
çalışırdım, düşünürdüm,
araştırırdım.
Abdullah Arıdoru: Dışarıda
bahsetmiş olduğunuz verilen
eğitimle ilgili biraz daha
netleşmesi için şunu paylaşmak
isterim. 1932 doğumlusunuz
siz. O tarihte ezanın
Türkçeleştirildiği dönem aynı
zamanda. 50’li yıla kadar,
değil mi efendim?
Hekimoğlu İsmail: Evet.
Abdullah Arıdoru: O tarihe
kadar biraz daha anlattığınız
fotoğrafın belirli olması
adına söyledim. Dışarıda
bunlar konuşulurken dış
mekanlarda, içeride ümmi olan
annenizin, babanızın,
kardeşlerinizin bulunduğu
atmosferde neler
konuşuluyordu? Nasıl bir
Hekimoğlu İsmail süreci
başladı. Çocukluk itibarıyla
söylüyorum. Yani şuurlanma
dönemi, yani o soruları size
sorduran anlayış?
Hekimoğlu İsmail: Babam
şiddetle Türkçe ezana karşı
çıkardı ve kızardı. Tabi babam
kasap olduğu için kaba sözler
de söylerdi. Türkçe ezan
okunmasını istemezdi. Bizim
evde annem ve babam devamlı
namaz kılardı. Onlar devamlı
namaz kılarlardı ama bana bir
şey anlatamazlardı. Benim
anlattıklarım da onları
üzerdi. Mesela işte “tabiat
şunu yaptı, tabiat bunu
yaptı.” Tabiat neymiş, derdi
babam, kızardı. Öyle
konuşmalar oluyordu evde.
Abdullah Ardıdoru: Kimden
etkilendiniz efendim en çok?
Çocuklukta özellikle. Var mı
böyle sizi etkileyen bir
hocadır, ya da işte aile
fertlerinden birisidir.
Hekimoğlu İsmail: Efendim,
daha çok böyle liderler,
edebiyatta liderler. Mesela
Nihal Atsız’ın şöyle bir sözü
vardı: “Hayatın kamçısıyla
sızar derinden kanlar / Senin
büyük derdinden başkaları ne
anlar / Vicdanını Paris’e,
Moskova’ya satanlar / Küfür
diye bakarlar senin dualarına”
Mesela bu bana tesir ediyordu:
Niye böyle diyor? Mesela 1944
Türkçülük hareketinde, niye
Türkçülük? “Ne mutlu Türk’üm
diyene!” diyoruz her gün. Ama
Türkçüler tevkif oluyor. Niye?
Neden? İşte bunlar. Necip
Fazıl’ı okuyorum, Nihal
Atsız’ı okuyorum o zamanlar.
Arif Nihat Asya’yı okuyorum.
Onları okuyorum.
Abdullah Arıdoru: Eğitim
sürecine şöyle baktığımız
zaman, ailedeki fotoğrafı bu
şekilde ortaya koymuş olduk.
Niçin Hekimoğlu İsmail?
Hekimoğlu İsmail:
Hekimoğlu İsmail, dedemin
ismidir. Aslında Minyeli
Abdullah’ın ismi de Ankaralı
Abdullah’tır. Ama kitaba
Ankaralı Abdullah deseydim,
ben de Ömer Okçu yazsaydım,
kitap çıkar çıkmaz
toplatılırdı. Ben de üç sene
hapis giyerdim. Onun için
kitaba Minyeli Abdullah dedik,
ben de Hekimoğlu İsmail dedim.
Böylece tevkif olmaktan o
devirde kurtulduk. Yani o
devirde bir fikir yasaklığı
vardı. Yani fikri olan herkes
hapisteydi. Mesela bakınız
sosyalist Nazım Hikmet
hapisteydi, Türkçü Nihal Atsız
hapisteydi, İslam alimi
Bediüzzaman Said Nursi
hapisteydi. Yani fikri olan
hapis. O devirde biz öyle
anlıyorduk. Fikri olmayana
serbesti vardı. Onun için
kendimi gizledim. O devirde
kendimizi gizledik,
gizleyebildiğimiz kadar tabi.
Sonra arkadaşlarımız bizi
överken ele verdiler. Hakkımda
bir sürü mahkemeler, sürgünler
başladı.
Abdullah Arıdoru:
Arkadaşlar bizi ele verdiler,
dediniz. Bilinçli mi, yoksa
gafletle mi?
Hekimoğlu İsmail: Hayır.
Övüyorlar. “Yahu bizim Ömer
var, öyle bilgili adam ki
oturdu mu böyle bir saat şiir
okur.” Mesela. Öbürü de, “ya
ne okuyor” dedi mi, “Nihal
Atsız okur.” “Ha Türkçü demek.
Vay anasını.”
Biz o zaman hepsinden… Mesela
o zaman Nazım Hikmet de şöyle
yazmıştı:
“Paran varsa bir fanila don,
bir de gömlek al / Ayaklarımı
tuttu siyatik ağrısı / Her
zaman iyi düşünmeli bir
mahpusun karısı”
Yani o zaman solcunun,
sağcının, dindar olanın kaderi
hapishanede bütünleşiyordu.
Yani kader arkadaşıydık
onlarla, tabiri caizse. O
bakımdan öyle kendi aramızda o
kadar kati ayrılıklar yoktu.
Abdullah Arıdoru:
Babanızdan biraz da özel
bahsedelim mi? İstiklal Savaşı
sırasında Kazım Karabekir
Paşa’nın emrinde -ki
bugünlerde zannediyorum Kazım
Karabekir Paşa’nın vefat
yıldönümünde bulunuyoruz- dört
yıl askerlik yaptıktan sonra
babanız döndüğünde İstiklal
madalyasını satıyor ve viran
olan evini yaptırıyor.
İstiklal madalyasını satması
zorunluluktan, değil mi, maddi
imkansızlıktan?
Hekimoğlu İsmail: Para
yok. Evimiz kerpiçti.
Yıkılmış, viran olmuş. Babam
askerlikten dönmüş. Yani
kerpiç bir ev yapıp da içine
gireceğimiz bir yer yok. O
zaman bir zengin 15 lira
vermiş İstiklal madalyasına.
Babam da 15 liraya sattı. İşte
benim oturduğum, yaşadığım
evi, kerpiç evi yaptırdı. 1939
depreminde de o ev yıkıldı,
yerle bir oldu.
Abdullah Arıdoru:
Hekimoğlu İsmail’in tahsiline
baktığımız zaman, lise
tahsilinden hemen sonra
Amerika’ya giden bir Hekimoğlu
İsmail var. Elektronik üzerine
ihtisas yapıyorsunuz. Ve daha
sonra da -gerçi az sonra
bahsetmeyi planlıyordum-
edebiyat doktoru unvanını
Harran Üniversitesi size
veriyor. Elektronik ve
edebiyat, aslında birbirine
çok uzak gibi gözüküyor. Bunu
nasıl bir araya getirdiniz?
Hekimoğlu İsmail: Efendim,
tabiri caizse, geçimimi temin
etmek için elektronik;
ideolojimi, fikrimi, manevi
zevkimi, edebi zevkimi tatmin
etmek için de edebiyat.
Abdullah Arıdoru:
Hekimoğlu İsmail’in ilk eseri
mi Minyeli Abdullah?
Hekimoğlu İsmail: Evet,
Minyeli Abdullah, ilk eseri.
Abdullah Arıdoru: Ama
ondan önce sizin yazarlığınız
başlamıştı galiba?
Hekimoğlu İsmail: Tabi.
Abdullah Arıdoru: Hangi
tarihte kalemi elinize aldınız
ve fikirlerinizi paylaştınız?
Ve konferanslarınız hangi
tarihten itibaren başladı
acaba?
Hekimoğlu İsmail: Mesela
1950’nin başlarında Erzincan
Kazankale Gazetesi’nde
yazıyordum. Öyle gazetelerde
yazıyordum. Fakat onların bir
kıymeti yoktu yani. Onların
fikri yönü vs yoktu;
heyecanlı. Sonra daha çok
Türkçülük üzerine şiirler
yazıyordum o zaman. Çünkü
Nihal Atsız ile tanışmamız çok
uzun sürmüştür. Ben
İstanbul’da Kartal Maltepe’de
oturuyordum. Nihal Atsız da
Maltepe’de otururdu.
Sabahleyin mesaiye gitmek için
7’de ben kalkardım. Nihal
Atsız da 7 trenine ulaşırdı ki
İstanbul’a gelsin. Öyle
karşılaşırdık oralarda. Tabi
onunla konuşmam mümkün
değildi. O benim için bir
devdi, bir dağdı. Ona ulaşmam
mümkün değildi ama görürdüm
kendisini. Uzun saçlarından
bir perçem kaşının üzerine
düşerdi. Kimseyle pek
konuşmadan, selamlaşmadan, düz
istasyona gider, istasyondan
da döndü mü doğru evine
gelirdi.
Abdullah Arıdoru: Ama
fikirlerini herhalde
kitaplarından…
Hekimoğlu İsmail:
Fikirlerini tabi
ezberliyorduk. Nihal Atsız,
“Bir kemik için kırk günlük
yola giden köpekler bile
yalnızlığımıza gülecek” diye
şiirler yazardı.
Abdullah Arıdoru: O
dönemde şiirler biraz daha
ideolojik. İşte makaleler,
yazılar vs. Bu dönemle şöyle
bir kıyas yaptığımız zaman,
bugünlerde de şiirler çok
fazla okunuyor, yazılıyor,
çiziliyor. Biraz daha
duygusallık ön plana geçiyor
herhalde.
Hekimoğlu İsmail: Efendim,
bugünkü nesirlerde ve
şiirlerde ruh yoktur; laf var
laf. O zaman ruh vardı. Mesela
Akif’ten ezberlediğim:
Zulmü alkışlayamam, zalimi
asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe
kalkıp sövemem
Biri ecdadıma saldırdı mı,
hatta boğarım
Boğamazsın ki! Hiç olmazsa
yanımdan kovarım
Üç buçuk soysuzun ardında
zağarlık yapamam
Hele hak namına haksızlığa
ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir aşıkım
istiklale
…
Bunları ezberlerdik. Ruh
vardı.
Abdullah Arıdoru:
Sevgili dinleyenler, Hekimoğlu
İsmail misafirimiz. Radyonuz
Moral FM’de Mihmandar
programında bir değer, bir
mütefekkir Hekimoğlu İsmail
ile birlikteyiz. Yazılarını,
eserlerini okuduğumuz bir
değerimiz. Söyleşimiz devam
edecek. Kısa bir aramız olacak
efendim, sonrasında Hekimoğlu
İsmail ile söyleşimiz, bu
keyifli söyleşi, bir tarihe
ışık tutan bu söyleşi devam
edecek.
|