
“İnsana değer veren hayatın kalbine yürümesi,
inandığı ve savunduğu değerlere gerektiğinde
canı ile katılmasıdır. Dünyayı bu katılış
değiştirir. İnanan insanın inandığına hayatı
ile katılışında ortaya çıkan infilâk yeryüzünü
sarsar, her şeyin ve herkesin yeri değişir.
Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Hekimoğlu İsmail ile 1982 yılında tanıştım.
“Şükrü Apuhan… güzel şiir yazıyor” demişti Ali
Erkan Kavaklı. İlk cümlesi şu olmuştu
Hekimoğlu İsmail’in; “Sur’a da yazacak mı?” Bu
cümleden çıkardığım mânâ yirmi yıldır
büyüklüğünden hiç kaybetmeden bana ders oldu.
Madem ortada bir güzellikten söz ediliyordu, o
güzellik işlemeliydi ve kendini göstermeliydi.
O güzellik, doğru olan için derhal bir şeyler
yapmalıydı.
Karşımdaki adam, hayatın kalbine doğru bütün
ruhu ile dalış halindeydi. İnandığı
değerlerden ve hayal ettiği menzilden başka
her şeyi silmişti. Üstelik bunu sessizce
yapıyordu. Bu çok zordur. İnsan bazı şeylerden
vazgeçerken, biraz ses çıksın, biraz gürültü
olsun, biraz bilinsin ister. Bu adamın
sessizliği karşısında nice gürültülerin nasıl
sinip saklandığını da bir müddet görecektim.
İnsanı kendisine çeken, yapıştıran bir
samimiyeti vardı Hekimoğlu İsmail’in. Bu
samimiyet sizde “Hemen bir şeyler yapmalıyım”
fikri uyandırıyordu. O anda yapabileceğim şey,
peşine takılmaktı. Yıllarca ardı sıra takip
ettik sohbet ve derslerine gittik Kavaklı ile
birlikte. Kimi zaman gece yarılarında
gecekondu mahallelerin çamurlu yollarına
saplandık, kimi zaman başka şehirlere yolcu
olduk.
Gece geç saatlerde dönüyorsak ve bizde önemli
işler yaptık duygusu hissetmişse kahvehaneleri
gösterirdi: “Bakın kahveler henüz açık.”
Kim çağırırsa çağırsın, kaç kişi olurlarsa
olsunlar gidiyordu Hekimoğlu İsmail. Ben
ağzına kadar dolu bir salondaydı, bazen üç
üniversite öğrencisinin paylaştığı bir evde.
Bazen bir otel lobisinde iş adamlarına karşı
konuşuyordu, bazen şehrin kenar
mahallelerinden birinde yoksul bir evde sadece
hane halkına. Hepsine de aynı heyecanla, aynı
inançla anlatıyordu derdini.
Bu adam derdini seviyordu. “Derdimi Seviyorum”
ciltleri bu sohbetlerden doğdu.
Bu sohbet ve konferanslar için gerekli
yolculuklara sadece keyif ve sefa için dahi
katlanılamazdı. Üstelik gidilen yerlerde çay,
yemek gibi ikramlara bile karşı çıkıyor, bu
ikramların zaruret olarak görülmesi yüzünden
insanların daha az bir araya gelmelerinden
şikâyet ediyordu.
Sık sık yurtdışından yapılan davetlere de
uyuyordu Hekimoğlu İsmail. Dün Sivas’ta ise
ertesi gün Almanya’da oluyordu. Onu uzaktan
tâkip etmek bile insanın nefesini kesiyordu.
Kalemi konuşuyor, kendisi konuşuyor; hayatı
konuşuyordu. Bir taraftan da kimi insanları iş
güç, ev, dükkân sahibi yapmaya çalışıyor,
bunların bırakıp gittiği sıkıntılarla
boğuşuyordu. İşten atılan yanındaydı, evde
ezilen yanındaydı, kitabını bastırmak isteyen
yanındaydı. İnsanlar, canlı bir türbe gibi
dokunmak istiyorlardı ona. Öylesine müthiş bir
samimiyet, öylesine katıksız bir inançtı ki ne
derse desin, nasıl bir tavsiyede bulunursa
bulunsun bunu bir iksir gibi alıp
gidiyorlardı.
Hekimoğlu İsmail hayatın kalbine katılışı ile
yalnız güçlü bir yazarlığı, güçlü bir
gazeteciliği değil, gönüllerdeki rehber adamı
da temsil ediyordu. Yalnız yazısı değil, duası
da isteniyordu.
Bir gün ziyaretçilerinden birisi kitaplarının
Anadolu’daki gazetelerde tefrika edildiğini,
yazılarının broşürler halinde satıldığını söz
konusu ederek bunun maddî bir zarar olduğundan
bahsetti. Hiç oralı olmadı Hekimoğlu İsmail.
“Ne güzel” dedi. “Adamlar hiç benden para
istemeden fikirlerimi, inancımı yayıyorlar…
Benim taşımı atıyorlar gaflet ve imansızlığın
üzerine.”
Yirmi yıl boyunca en büyük sefâsının meyve
yemek olduğuna şahit olduğum bu adam,
başkalarının zengin olmasını istiyor ama
kendisi ile ilgili maddî bir varlıkla hiç
ilgilenmiyordu. İnsan bu kadar sade, bu kadar
iddiasız, bu kadar sessiz ve aynı zamanda bu
kadar büyük olabilir miydi? Hekimoğlu İsmail
oluyordu. Büyük olmak isteyenlerin ondan
alacakları büyüklük dersinin sınırı yoktur.
“Kendime Engel Olmayacağım” adlı kitabımı ona
ithaf ettim. Bunun ilk sebebi bu tür kitapları
yazmaya onun teşviki ile başlamış olmamdır.
Herbert Gasson’un kalın bir cilt halinde belki
otuz kırk yıldır sakladığı üç kitabını vermiş
ve “Bunlar üzerinde çalış” demişti. “Hayat
Yolunda Zorluklarla Mücadele” adlı kitap bu
çalışmanın sonunda ortaya çıkmıştı ve bu kitap
Gasson’un üç kitabının özeti gibidir. İkinci
sebep de Hekimoğlu İsmail’in bütün bilgi
birikimini kendi üzerinde azimle çalışarak
sağlamasıydı.Yabancı dil biliyordu. Bir Kur’an-ı
Kerim’i tek başına yayına hazırlayabilirdi.
Hafızası Necip Fazıl’dan M. Akif’e kadar
yüzlerce şiirle doluydu. Ve bir ömür sigara
parasını kitaba vererek oluşturduğu zengin
kütüphanesi içinde hem bir İslâm Tarihi’ne,
hem yeni bir romana çalışabilirdi. Yaşadığı
veya ilgilendiği dönemlerin muhalif muvafık
bütün ediplerini, siyaset adamlarını, önemli
şahsiyetlerini biliyordu. Hasan Ali Yücel
hakkında da, Hüseyin Nihal Atsız hakkında da,
Osman Yüksel Serdengeçti hakkında da sizinle
saatlerce konuşabilir, onlar hakkında
sayfalarca yazabilir, her birini mukayeseli
olarak tahlil edebilirdi. Onun her yönü ayrı
bir ders, ayrı bir ilhâmdır.
Bütün meşakkatleri bir bomba gibi belinde
dolaştırarak oradan oraya bir taşkın gibi
savrulan; yorulmadan, şikâyet etmeden derdini
anlatan bu adamın Zaman Gazetesi’nin 15.5.1992
tarihli nüshasındaki köşesi bomboştu. Yedinci
sayfadaki bu boşluk, onu gönüllerinin birinci
sayfasında hep manşette tutanların gönlüne
kıymık gibi giriverdi. Hekimoğlu İsmail
hapishanedeydi.
Kader süslüyordu onu. Kader, onun
samimiyetinin, inancının, gayretlerinin, o
seviyorum dediği derdinin el birliği ile
kuruverdiği yapıya demir parmaklıktan bir
nazar işareti koymuştu sanki.
Bayrampaşa Hapishanesi’ndeki sıkıntılı
günlerden sonra sevk edildiği Şile
hapishanesine onu görmeye gittiğimde,
bahçedeki kulübe gibi bir yerde namaz
kılıyordu. İlk sözünün “zahmet etmişsiniz”
olduğunu hatırlıyorum. Bol bol Kur’an ve
tefsir okuduğunu, ziyaretçilerin arkasının
kesilmediğini, hatta bir gardiyanın “Hocam sen
hiç içeri girme, şurada kapının yanında otur”
dediğini anlatmıştı.
Türkiye ayaktaydı. Onu birazcık tanıyan,
birazcık bilen, hele hele o sıcak insanlığını
birazcık görmüş herkes sarsılmıştı.
Yazarlardan sendikacılara, terziler odasından
tarım kooperatiflerine kadar yüzlerce kuruluş
ve binlerce insan telefon ederek, telgraf
çekerek, yazı, şiir göndererek, gazetelere
imzalı mühürlü ilanlar vererek üzüntü ve
infiâlini dile getirdiler.
Bu tepkiler sadece fikirlerinde hürriyet
içinde olması gereken bir yazarın, bir
mütefekkirin hapsedilmesine değildi. Bu tepki
daha çok onu seven insanların bu sevgilerinden
doğan bir tepkiydi. Derdini seven adamı çok
seviyorlardı.
Hapishane’den sakallı olarak çıktı. Bu sakal
hapishane döneminin bir olduğu gibi ondaki
tefekkür ve düşüncenin de yeni bir safhasına
işaret ediyordu. Ayrıca sakal, çehresini daha
da yumuşatmıştı.
Yine sohbet, ders ve konferanslara başlamış,
şehirden şehre, ülkeden ülkeye koşuyordu.
Hapishane sonrası, konferans ve yazı
faaliyetlerini daha da hızlandırmış gibiydi.
Daha az zamana daha çok şey sığdırmak
istiyordu. O tarihe kadar hiç ayakta
konuşurken görmediğim Hekimoğlu İsmail’i artık
ayakta ve “daha çabuk olun.. daha çok
çalışın..” diyen bir ses tonuyla konuşurken
görebiliyordum.
Hapishane sonrası dönemde Hekimoğlu İsmail’in
daha çok üzerinde durduğu, 20. Söz ve Hutbe-i
Şamiye oluyordu. Bu anlamlar üzerine yaptığı
yorumlar âdeta inlemeye dönüşmüştü. Önüne
gelenin aklına geleni eleştirmesinden, bitmez
tükenmez tefrikalardan, dünya-ahiret
dengesinin kurulamamasından, ülke olarak bir
türlü maddî ve mânevî refaha gidilememesinden
âdetâ yaka silkiyor, bıkkın, kızgın bir sesle
diyordu ki: “Bugün Müslüman’ın en büyük
düşmanı şahsî günahlarıdır… Günah işleyen
Müslüman su alan gemiye benzer. Su alan
gemilerden donanma olmaz, olmaz!”
3 Şubat 2002 pazar günü Eyüp Sultan Camii’nde
sabah namazı kılarken bomba patladı. Yere
yıkıldı. Beyin kanaması geçiriyordu. Hastaneye
kaldırıldığı haberi ile Türkiye bir defa daha
ayaklandı. Şimdi onu hiç görmeye alışık
olmadığımız bir şekilde, bir hastane ondasında
yatıyor, gözleri öte taraflarda görüyorduk.
Yurdun dört bir köşesinden, dünyanın her
tarafından bir anne ağlayışı, bir kardeş
sıcaklığı ve samimiyeti ile gönderilen
dualarla halleşiyordu. Doktorlara göre
yaşaması bir mucizeydi.
Hastaneye kaldırıldığı günün akşamında yattığı
odanın önünde eşi ile karşılaştım, elini
öptüm. Teselli türünden bir iki tuhaf söz
ettiğimde bana söylediği sözlerle bir kere
daha anladım ki, o da üstâdı gibi hayatı
gayesi olan bir adamdı ve yaşadığı hayatın her
saniyesi onun gayesini tasdik eden bir
şâhitti.
Muhterem vâlide gözyaşları içinde diyordu ki:
“30 yıldır bir defa bana şunu verir misin,
demedi. Öylesine ayakta bir adamdı. Şimdi
yardıma muhtaç bir halde şuracıkta uzanmış
yatıyor olması beni perişan ediyor…”
Hekimoğlu İsmail’i hasta yatağında ilk
gördüğüm an aklıma, onu Şile Hapishanesi’nde
gördüğüm an geldi. Kelimelerin tükendiği bir
andı benim için.
Birazcık kendine geldiği ikinci görüşümde
Gaziantep’e gittiğimi anlattım. Erimiş yüzü
bir anda gözyaşlarına boğuldu. Oğlu Osman
Okçu’ya dönerek “Osman” dedi, “Gaziantep’te
ağabeyler…” Hayretler içindeydim.
“Ağabeylerin” isimlerini saymasını istiyordu
oğlundan. Ölüm köprüsü üstündeki adam o halde
de bir ömrü paylaştığı hizmet ve dava
arkadaşlarının isimlerini duymak istiyor,
onların kendisindeki anlamlarını bir defa daha
yaşamayı arzu ediyordu. Bu sevgi, bu bağlılık
bu vefâ, bu iman, bilmem ki kime nasıl ibret
olur?!
Bir sonraki görüşümde yanından hiç ayrılmayan
oğlu Osman Okçu’dan zorlukla ve titreyen bir
sesle köşede asılı duran namaz takkesini
istedi. Yüzlerce ilmekle örülmüş namaz
takkesinin bir köşesine parmağını bastırdı.
“Bak” dedi. “Kader ağlarını örüyor.. Ben şimdi
buradayım…”
Çok sıkıntılı iki ayrı hastane döneminden
sonra yorgun, bitkin bir halde evine kavuştu.
Üzerinde hastalığın bütün izleri ama son
derece ümitli ve kendinde, zor da olsa yine
yazıyor, anlatıyor, dinliyor, hayatın kalbine
o muhteşem dalışını sürdürüyor.
Hastane sonrası evinde ziyarete gittiğimde
garip bir şekilde daha da berraklaştığını,
ömrünü verdiği hikmetleri daha derinden
kavrayıverdiğini, sözlerini, yorumlarını daha
derinlerden çıkarıverdiğini gördüm.
Bir müddet hiç konuşmadan öyle bakakaldık
Dursun Gürlek’le. Yine tuhaf sözler etmek
istemiyordum. Hiç teselli edilemeyecek
insanların teselliye kalkışmaları can sıkıcı
oluyor.
Hatırımızı sordu önce. Sonra dedi ki: “Bakın
şu feleğin işine! Bizi halden hale düşürüyor.”
En az saçma söz olacağı kanaatiyle “Ağabey”
dedim, “Nasılsınız?”
“Tohum gibiyim” dedi. “Yeşermeye çalışıyoruz…”
Fatih’e doğru ara sokaklardan yürürken,
rahmetli Çınarlı’nın iki mısraı takıldı
dilime:
Neden o bestelerin hepsi kalmış öyle yarım
Neden o şarkıyı herkes duymaz da ben duyarım.
* * *
Hekimoğlu İsmail hiçbir eserini, hiçbir
yazısını kıskanmamış, bunların kimler
tarafından nasıl kullanıldığı ile hiç
ilgilenmemiştir.
En parlak yayın projelerinden, eser
konularından bahsederken “Şimdi bunları birisi
kapar, yapar!” dendiğinde “Ben de yapsınlar
diye söylüyorum.” demiştir. Onun öğüdü
“Başkaları şunu yapıyor, bunu
yapıyoruz bırak…
Sen ne yapacaksın?”dır.
Onun hayâli kendi imal ettiğimiz makinelerle
dolu fabrikalar ve o makinelerin bir ucunda
asılı duran seccadelerdir. Onun hayâli bu
milletin artık kaygıyı, çekişmeyi, bölünmeyi
bırakıp huzur ve refaha kavuşmasıdır. Onun
hayâli dünyadaki bütün Müslümanların
emredildiği gibi kardeşçe bir arada
olabilmeleridir.
Hekimoğlu İsmail darılmayı, küsmeyi bilmez.
İyi bir şey yapan herkese hayran, iyi bir
sonuca yol açan her işe, her faaliyete
yardımcıdır. Kim yaparsa yapsın ortada bir
hizmet varsa takdir ve dua ile anar. Bunun
için kim nereye çağırırsa “Biz askeriz”
diyerek koşar gider.
Kocamustafapaşa oturan mütevazı adamın, her
geçen gün biraz daha iyileşmesi için dün
olduğu gibi bugün de dualar yağıyor. Ona olan
hasret gün be gün büyüyor.
Öğrettikleri ve önderliği için ona karşı
şükran ve minnet duyguları ile doluyuz.
Şüphesiz o yalnız bir gazeteci, yazar, edib,
hatip değil. Son devrin büyük dava adamları
zincirinin son halkalarından biridir.
Selam olsun derdini sevenlere.
Buradakilere ve uzaktakilere.
RECEP ŞÜKRÜ APUHAN