Ana Sayfa
 Hayatı
eserleri :
 Roman
 Düşünce
 Gazete Yazıları
şiirler :
 Şiir Kitapları
 Kendi Sesinden Şiirler
okur bölümü :
 Okurlardan Mektuplar
 Mesaj Gönderme Formu
 H. İsmail'in Aylık Mesajı
Soru Cevap Bölümü
 Site Haritası
linkler :
internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.




  
 

HEKİMOĞLU İSMAİL 

   
“İnsana değer veren hayatın kalbine yürümesi, inandığı ve savunduğu değerlere gerektiğinde canı ile katılmasıdır. Dünyayı bu katılış değiştirir. İnanan insanın inandığına hayatı ile katılışında ortaya çıkan infilâk yeryüzünü sarsar, her şeyin ve herkesin yeri değişir. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.
Hekimoğlu İsmail ile 1982 yılında tanıştım. “Şükrü Apuhan… güzel şiir yazıyor” demişti Ali Erkan Kavaklı. İlk cümlesi şu olmuştu Hekimoğlu İsmail’in; “Sur’a da yazacak mı?” Bu cümleden çıkardığım mânâ yirmi yıldır büyüklüğünden hiç kaybetmeden bana ders oldu. Madem ortada bir güzellikten söz ediliyordu, o güzellik işlemeliydi ve kendini göstermeliydi. O güzellik, doğru olan için derhal bir şeyler yapmalıydı.
Karşımdaki adam, hayatın kalbine doğru bütün ruhu ile dalış halindeydi. İnandığı değerlerden ve hayal ettiği menzilden başka her şeyi silmişti. Üstelik bunu sessizce yapıyordu. Bu çok zordur. İnsan bazı şeylerden vazgeçerken, biraz ses çıksın, biraz gürültü olsun, biraz bilinsin ister. Bu adamın sessizliği karşısında nice gürültülerin nasıl sinip saklandığını da bir müddet görecektim.
İnsanı kendisine çeken, yapıştıran bir samimiyeti vardı Hekimoğlu İsmail’in. Bu samimiyet sizde “Hemen bir şeyler yapmalıyım” fikri uyandırıyordu. O anda yapabileceğim şey, peşine takılmaktı. Yıllarca ardı sıra takip ettik sohbet ve derslerine gittik Kavaklı ile birlikte. Kimi zaman gece yarılarında gecekondu mahallelerin çamurlu yollarına saplandık, kimi zaman başka şehirlere yolcu olduk.
Gece geç saatlerde dönüyorsak ve bizde önemli işler yaptık duygusu hissetmişse kahvehaneleri gösterirdi: “Bakın kahveler henüz açık.”
Kim çağırırsa çağırsın, kaç kişi olurlarsa olsunlar gidiyordu Hekimoğlu İsmail. Ben ağzına kadar dolu bir salondaydı, bazen üç üniversite öğrencisinin paylaştığı bir evde. Bazen bir otel lobisinde iş adamlarına karşı konuşuyordu, bazen şehrin kenar mahallelerinden birinde yoksul bir evde sadece hane halkına. Hepsine de aynı heyecanla, aynı inançla anlatıyordu derdini.
Bu adam derdini seviyordu. “Derdimi Seviyorum” ciltleri bu sohbetlerden doğdu.
Bu sohbet ve konferanslar için gerekli yolculuklara sadece keyif ve sefa için dahi katlanılamazdı. Üstelik gidilen yerlerde çay, yemek gibi ikramlara bile karşı çıkıyor, bu ikramların zaruret olarak görülmesi yüzünden insanların daha az bir araya gelmelerinden şikâyet ediyordu.
Sık sık yurtdışından yapılan davetlere de uyuyordu Hekimoğlu İsmail. Dün Sivas’ta ise ertesi gün Almanya’da oluyordu. Onu uzaktan tâkip etmek bile insanın nefesini kesiyordu. Kalemi konuşuyor, kendisi konuşuyor; hayatı konuşuyordu. Bir taraftan da kimi insanları iş güç, ev, dükkân sahibi yapmaya çalışıyor, bunların bırakıp gittiği sıkıntılarla boğuşuyordu. İşten atılan yanındaydı, evde ezilen yanındaydı, kitabını bastırmak isteyen yanındaydı. İnsanlar, canlı bir türbe gibi dokunmak istiyorlardı ona. Öylesine müthiş bir samimiyet, öylesine katıksız bir inançtı ki ne derse desin, nasıl bir tavsiyede bulunursa bulunsun bunu bir iksir gibi alıp gidiyorlardı.
Hekimoğlu İsmail hayatın kalbine katılışı ile yalnız güçlü bir yazarlığı, güçlü bir gazeteciliği değil, gönüllerdeki rehber adamı da temsil ediyordu. Yalnız yazısı değil, duası da isteniyordu.
Bir gün ziyaretçilerinden birisi kitaplarının Anadolu’daki gazetelerde tefrika edildiğini, yazılarının broşürler halinde satıldığını söz konusu ederek bunun maddî bir zarar olduğundan bahsetti. Hiç oralı olmadı Hekimoğlu İsmail. “Ne güzel” dedi. “Adamlar hiç benden para istemeden fikirlerimi, inancımı yayıyorlar… Benim taşımı atıyorlar gaflet ve imansızlığın üzerine.”
Yirmi yıl boyunca en büyük sefâsının meyve yemek olduğuna şahit olduğum bu adam, başkalarının zengin olmasını istiyor ama kendisi ile ilgili maddî bir varlıkla hiç ilgilenmiyordu. İnsan bu kadar sade, bu kadar iddiasız, bu kadar sessiz ve aynı zamanda bu kadar büyük olabilir miydi? Hekimoğlu İsmail oluyordu. Büyük olmak isteyenlerin ondan alacakları büyüklük dersinin sınırı yoktur.
“Kendime Engel Olmayacağım” adlı kitabımı ona ithaf ettim. Bunun ilk sebebi bu tür kitapları yazmaya onun teşviki ile başlamış olmamdır. Herbert Gasson’un kalın bir cilt halinde belki otuz kırk yıldır sakladığı üç kitabını vermiş ve “Bunlar üzerinde çalış” demişti. “Hayat Yolunda Zorluklarla Mücadele” adlı kitap bu çalışmanın sonunda ortaya çıkmıştı ve bu kitap Gasson’un üç kitabının özeti gibidir. İkinci sebep de Hekimoğlu İsmail’in bütün bilgi birikimini kendi üzerinde azimle çalışarak sağlamasıydı.Yabancı dil biliyordu. Bir Kur’an-ı Kerim’i tek başına yayına hazırlayabilirdi. Hafızası Necip Fazıl’dan M. Akif’e kadar yüzlerce şiirle doluydu. Ve bir ömür sigara parasını kitaba vererek oluşturduğu zengin kütüphanesi içinde hem bir İslâm Tarihi’ne, hem yeni bir romana çalışabilirdi. Yaşadığı veya ilgilendiği dönemlerin muhalif muvafık bütün ediplerini, siyaset adamlarını, önemli şahsiyetlerini biliyordu. Hasan Ali Yücel hakkında da, Hüseyin Nihal Atsız hakkında da, Osman Yüksel Serdengeçti hakkında da sizinle saatlerce konuşabilir, onlar hakkında sayfalarca yazabilir, her birini mukayeseli olarak tahlil edebilirdi. Onun her yönü ayrı bir ders, ayrı bir ilhâmdır.
Bütün meşakkatleri bir bomba gibi belinde dolaştırarak oradan oraya bir taşkın gibi savrulan; yorulmadan, şikâyet etmeden derdini anlatan bu adamın Zaman Gazetesi’nin 15.5.1992 tarihli nüshasındaki köşesi bomboştu. Yedinci sayfadaki bu boşluk, onu gönüllerinin birinci sayfasında hep manşette tutanların gönlüne kıymık gibi giriverdi. Hekimoğlu İsmail hapishanedeydi.
Kader süslüyordu onu. Kader, onun samimiyetinin, inancının, gayretlerinin, o seviyorum dediği derdinin el birliği ile kuruverdiği yapıya demir parmaklıktan bir nazar işareti koymuştu sanki.
Bayrampaşa Hapishanesi’ndeki sıkıntılı günlerden sonra sevk edildiği Şile hapishanesine onu görmeye gittiğimde, bahçedeki kulübe gibi bir yerde namaz kılıyordu. İlk sözünün “zahmet etmişsiniz” olduğunu hatırlıyorum. Bol bol Kur’an ve tefsir okuduğunu, ziyaretçilerin arkasının kesilmediğini, hatta bir gardiyanın “Hocam sen hiç içeri girme, şurada kapının yanında otur” dediğini anlatmıştı.
Türkiye ayaktaydı. Onu birazcık tanıyan, birazcık bilen, hele hele o sıcak insanlığını birazcık görmüş herkes sarsılmıştı.
Yazarlardan sendikacılara, terziler odasından tarım kooperatiflerine kadar yüzlerce kuruluş ve binlerce insan telefon ederek, telgraf çekerek, yazı, şiir göndererek, gazetelere imzalı mühürlü ilanlar vererek üzüntü ve infiâlini dile getirdiler.
Bu tepkiler sadece fikirlerinde hürriyet içinde olması gereken bir yazarın, bir mütefekkirin hapsedilmesine değildi. Bu tepki daha çok onu seven insanların bu sevgilerinden doğan bir tepkiydi. Derdini seven adamı çok seviyorlardı.
Hapishane’den sakallı olarak çıktı. Bu sakal hapishane döneminin bir olduğu gibi ondaki tefekkür ve düşüncenin de yeni bir safhasına işaret ediyordu. Ayrıca sakal, çehresini daha da yumuşatmıştı.
Yine sohbet, ders ve konferanslara başlamış, şehirden şehre, ülkeden ülkeye koşuyordu. Hapishane sonrası, konferans ve yazı faaliyetlerini daha da hızlandırmış gibiydi. Daha az zamana daha çok şey sığdırmak istiyordu. O tarihe kadar hiç ayakta konuşurken görmediğim Hekimoğlu İsmail’i artık ayakta ve “daha çabuk olun.. daha çok çalışın..” diyen bir ses tonuyla konuşurken görebiliyordum.
Hapishane sonrası dönemde Hekimoğlu İsmail’in daha çok üzerinde durduğu, 20. Söz ve Hutbe-i Şamiye oluyordu. Bu anlamlar üzerine yaptığı yorumlar âdeta inlemeye dönüşmüştü. Önüne gelenin aklına geleni eleştirmesinden, bitmez tükenmez tefrikalardan, dünya-ahiret dengesinin kurulamamasından, ülke olarak bir türlü maddî ve mânevî refaha gidilememesinden âdetâ yaka silkiyor, bıkkın, kızgın bir sesle diyordu ki: “Bugün Müslüman’ın en büyük düşmanı şahsî günahlarıdır… Günah işleyen Müslüman su alan gemiye benzer. Su alan gemilerden donanma olmaz, olmaz!”
3 Şubat 2002 pazar günü Eyüp Sultan Camii’nde sabah namazı kılarken bomba patladı. Yere yıkıldı. Beyin kanaması geçiriyordu. Hastaneye kaldırıldığı haberi ile Türkiye bir defa daha ayaklandı. Şimdi onu hiç görmeye alışık olmadığımız bir şekilde, bir hastane ondasında yatıyor, gözleri öte taraflarda görüyorduk. Yurdun dört bir köşesinden, dünyanın her tarafından bir anne ağlayışı, bir kardeş sıcaklığı ve samimiyeti ile gönderilen dualarla halleşiyordu. Doktorlara göre yaşaması bir mucizeydi.
Hastaneye kaldırıldığı günün akşamında yattığı odanın önünde eşi ile karşılaştım, elini öptüm. Teselli türünden bir iki tuhaf söz ettiğimde bana söylediği sözlerle bir kere daha anladım ki, o da üstâdı gibi hayatı gayesi olan bir adamdı ve yaşadığı hayatın her saniyesi onun gayesini tasdik eden bir şâhitti.
Muhterem vâlide gözyaşları içinde diyordu ki: “30 yıldır bir defa bana şunu verir misin, demedi. Öylesine ayakta bir adamdı. Şimdi yardıma muhtaç bir halde şuracıkta uzanmış yatıyor olması beni perişan ediyor…”
Hekimoğlu İsmail’i hasta yatağında ilk gördüğüm an aklıma, onu Şile Hapishanesi’nde gördüğüm an geldi. Kelimelerin tükendiği bir andı benim için.
Birazcık kendine geldiği ikinci görüşümde Gaziantep’e gittiğimi anlattım. Erimiş yüzü bir anda gözyaşlarına boğuldu. Oğlu Osman Okçu’ya dönerek “Osman” dedi, “Gaziantep’te ağabeyler…” Hayretler içindeydim. “Ağabeylerin” isimlerini saymasını istiyordu oğlundan. Ölüm köprüsü üstündeki adam o halde de bir ömrü paylaştığı hizmet ve dava arkadaşlarının isimlerini duymak istiyor, onların kendisindeki anlamlarını bir defa daha yaşamayı arzu ediyordu. Bu sevgi, bu bağlılık bu vefâ, bu iman, bilmem ki kime nasıl ibret olur?!
Bir sonraki görüşümde yanından hiç ayrılmayan oğlu Osman Okçu’dan zorlukla ve titreyen bir sesle köşede asılı duran namaz takkesini istedi. Yüzlerce ilmekle örülmüş namaz takkesinin bir köşesine parmağını bastırdı. “Bak” dedi. “Kader ağlarını örüyor.. Ben şimdi buradayım…”
Çok sıkıntılı iki ayrı hastane döneminden sonra yorgun, bitkin bir halde evine kavuştu. Üzerinde hastalığın bütün izleri ama son derece ümitli ve kendinde, zor da olsa yine yazıyor, anlatıyor, dinliyor, hayatın kalbine o muhteşem dalışını sürdürüyor.
Hastane sonrası evinde ziyarete gittiğimde garip bir şekilde daha da berraklaştığını, ömrünü verdiği hikmetleri daha derinden kavrayıverdiğini, sözlerini, yorumlarını daha derinlerden çıkarıverdiğini gördüm.
Bir müddet hiç konuşmadan öyle bakakaldık Dursun Gürlek’le. Yine tuhaf sözler etmek istemiyordum. Hiç teselli edilemeyecek insanların teselliye kalkışmaları can sıkıcı oluyor.
Hatırımızı sordu önce. Sonra dedi ki: “Bakın şu feleğin işine! Bizi halden hale düşürüyor.”
En az saçma söz olacağı kanaatiyle “Ağabey” dedim, “Nasılsınız?”
“Tohum gibiyim” dedi. “Yeşermeye çalışıyoruz…”
Fatih’e doğru ara sokaklardan yürürken, rahmetli Çınarlı’nın iki mısraı takıldı dilime:

Neden o bestelerin hepsi kalmış öyle yarım
Neden o şarkıyı herkes duymaz da ben duyarım.

* * *
Hekimoğlu İsmail hiçbir eserini, hiçbir yazısını kıskanmamış, bunların kimler tarafından nasıl kullanıldığı ile hiç ilgilenmemiştir.
En parlak yayın projelerinden, eser konularından bahsederken “Şimdi bunları birisi kapar, yapar!” dendiğinde “Ben de yapsınlar diye söylüyorum.” demiştir. Onun öğüdü “Başkaları şunu yapıyor, bunu yapıyoruz bırak… Sen ne yapacaksın?”dır.
Onun hayâli kendi imal ettiğimiz makinelerle dolu fabrikalar ve o makinelerin bir ucunda asılı duran seccadelerdir. Onun hayâli bu milletin artık kaygıyı, çekişmeyi, bölünmeyi bırakıp huzur ve refaha kavuşmasıdır. Onun hayâli dünyadaki bütün Müslümanların emredildiği gibi kardeşçe bir arada olabilmeleridir.
Hekimoğlu İsmail darılmayı, küsmeyi bilmez. İyi bir şey yapan herkese hayran, iyi bir sonuca yol açan her işe, her faaliyete yardımcıdır. Kim yaparsa yapsın ortada bir hizmet varsa takdir ve dua ile anar. Bunun için kim nereye çağırırsa “Biz askeriz” diyerek koşar gider.
Kocamustafapaşa oturan mütevazı adamın, her geçen gün biraz daha iyileşmesi için dün olduğu gibi bugün de dualar yağıyor. Ona olan hasret gün be gün büyüyor.
Öğrettikleri ve önderliği için ona karşı şükran ve minnet duyguları ile doluyuz.
Şüphesiz o yalnız bir gazeteci, yazar, edib, hatip değil. Son devrin büyük dava adamları zincirinin son halkalarından biridir.

Selam olsun derdini sevenlere.
Buradakilere ve uzaktakilere.


                                                        
            RECEP ŞÜKRÜ APUHAN

 
 

 www.hekimogluismail.com

 Sayfada yer alanlar ancak izin alınarak ve kaynak gösterilerek kullanılabilir.
hekimogluismail.com  / 2002
webmaster@hekimogluismail.com