1950'lerden Günümüze Türkiye'de Medyanın Durumu

2011-11-10
Zaman Gazetesi - Yorum Sayfası





1950'nin başlarından itibaren Büyük Doğu Mecmuası, Serdengeçti gibi bazı dergiler çıkıyordu. Bu arada Sebilürreşad, Türk Ruhu gibi kısa vadeli dergiler de çıkardık. Bu dergilerin hepsi sıkı bir kontrol altındaydı. Suç olsun olmasın bunlar sık sık kapatılırdı. Bu dergilerin kapatılması, resimlerle satılan gazete ve dergilerin tirajının artması beni üzüyordu.

Şahsım itibarıyla aldığım tedbirler şunlardı:

Büyük Doğu Gazetesi'ni İstanbul'da sadece bir kitabevi satardı: Gayret Kitabevi. Hatırladığıma göre bu kitabevinin sahibi Ermeni bir hanımdı. Ben ona gittim, dedim ki, "Büyük Doğu Gazetesi'nin satılmayanlarını iade etmeyin, ben gelip alacağım." Onunla böyle anlaştık. Bu dergileri alırdım, Maltepe'ye kadar trenle giderdim, trenin penceresinden tek tek bu dergileri atardım. Sabah namazından sonra aynı dergileri bazı apartmanların kapısına bırakırdım. Rahmetli Necip Fazıl şöyle derdi: "Biz bir kuş gibiyiz. Ağzımızdaki taneyi bırakalım. Yeşermezse toprak utansın."

Şevket Eygi, Yeni İstiklal Gazetesi'ni çıkarırdı. Ona dedim ki, "Satılmayan nüshaları bana bedava ver", "olur" dedi. Cağaloğlu'nda bir bodrum katta asker arkadaşlarla izinli olduğu günlerde toplanırdık. Üç tane Yeni İstiklal Gazetesi'ni sarardık, onları on santimlik bir kâğıtla bağlardık. PTT'den pul yerine geçecek mühür satın aldık. Nüfus sayımıyla alakalı bir kitabı da Devlet Arşivleri'nden aldık. Yüz bin tane il ve ilçeye gazete gönderme kararı aldık. Mesela, "Erzincan'ın Til Köyü Muhtarlığı'na." Böylece çuval çuval PTT'ye gazete ve dergi verdik. Bir yazı geldi PTT'den, "Gönderdiğiniz matbuatı adreslerine göndermeye vasıtalarımız yeterli değil. Bu sebepten paketlerimiz iade edilecektir." dediler. Ve artık bizden toptan gazeteleri almadı PTT. Fakat bu çalışmamız 6 ay devam etti. Anladık ki yüz bin adrese matbuat göndermek zor. Fakat bin tanesine göndermek kolay. Bizim düşüncemiz şuydu: Köylüler ekseriyetle pencerelerine gazete yapıştırırlar soğuktan korunmak için. Hürriyet Gazetesi yerine Yeni İstiklal Gazetesi'ni yapıştırsınlar, belki bu vesileyle de okumuş olurlar.

Salih Özcan da Hilal Mecmuası'nı çıkarırdı. Ona aboneler topladık. Büyük Doğu Gazetesi'ni daha sonraları Toker Yayınevi çıkardı. On binden fazla dağıtamadı. Bir sohbette Necip Fazıl şöyle dedi: "Allah demenin yasak olduğu devirlerde Büyük Doğu Gazetesi 50.000 basarken Demokrat Parti devrinde hava biraz daha ısındı. Daha fazla satmamız gerekirken neden Büyük Doğu'nun tirajı azaldı?" İzin istedim, Büyük Doğu Gazetesi'ni nasıl dağıttığımı anlattım. "Tamam dedi, bu işler gönüldaşlarımızla yürür, başka türlü yürüyemez. Öyleyse gönüldaşlarımızın sayısını artırmaya çalışalım."

Bediüzzaman Said Nursi de sadece tahkiki iman üzerinde durdu. Risale-i Nurların bütünü tahkiki imanla alakalıdır.

TCK'nın 163. maddesine göre durum şöyleydi: Laik, Demokratik, Atatürkçü Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini dini esaslara uyduranlar cezalandırılır. Devletin temellerini değiştirmek gibi bir suçlama ortaya atılınca bunun cezası idama kadar gider. Kimseyi idam etmediler, fakat 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'yi iktidara getiren Milliyetçiler olduğu için en çok tevkifler, takipler Demokrat Parti zamanında oldu; halk Demokrat Parti'den geri çekilsin, CHP'yi tutsun diye.

Mesela tanımadığım birisi bana gelir, "Ağabey bana Lem'alar lazım" der. Ben onun ismini, adresini alırdım. Akşam namazından sonra o kitabı pardösümün içine sokar götürür, o adrese teslim ederdim. Parasını peşin verirler, veresiye alırlar, vermezler... Orası mühim değildi.

1950'den bugüne kadar Risale-i Nur isteyen herkese yurtiçinde, yurtdışında o kitapları ulaştırdım. Sanki Cumhuriyet gazetesiyle rekabet halindeydim. Dinden uzak kalamazdık. Natüralistler, kapitalistler, materyalistler halkımızı dinden geriye çekmeye çalışırken biz de halkımızın din ile buluşmasını temine çalışırdık.

Osman Yüksel'in kitabevi Ankara'da Denizciler Caddesi'ndeydi. Kitabevinin duvarlarına Serdengeçti dergilerini asmış, her dergiden ne kadar hapis yattığını dergilere yazmıştı. Bu sebepten çıkan her dergiye "Açın kapıları Osman geliyor!" diye yazardı. Osman ağabeyin görüş ve inanışını şu şiirinde bulmak mümkün:

Kula kul olmak için atılmadık meydana
Biz yalnız Hakk'a, hakikate secde ederiz,
Nasıl girdiyse dava sahipleri zindana

Herkes bilsin ki biz de öyle gireriz.

Necip Fazıl'ın Sakarya şiiri bugünkü halimizi anlatır. Necip Fazıl, çok zengin bir insandı. At beslerdi. Dini çalışmalara başlayınca dost görünenler ondan uzaklaştı. Necip Fazıl, malını, mülkünün bütününü Büyük Doğu'ya harcadı ve bitirdi.

Necip Fazıl bir şiirinde şöyle demişti:

Bir fikir ki sıcak yarada kezzap
Bir fikir ki beyin zarında sülük
Selam selam sana haşmetli azap
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük

O günkü milliyetçilerin halini anlatan pek çok yayın yapıldı. Basın yayın milletin beynidir. Basın yayın neyse millet de odur. Basın yayına sahip çıkmayanlar çöl gibi olur. Yeşil yapraklar kurur, sararır. İdeolojilerin rengi vardır. Kırmızı Rusya, sarı Çin'dir. İşte basın yayın kimin elindeyse onun rengini alır.

Yeni Asya Gazetesi'nin kurucuları arasında yer aldım. İttihad Gazetesi'nde yazılar yazdım. Zaman Gazetesi'nde yazı yazmam istendi ve yazmaya devam ediyorum. Benim işim okumak ve yazmak, başka yok.

Zaman'la geçen yıllar

Belki on sene evvel konferans vermek için şehir şehir dolaşırken bir şehirde nalbur arkadaşa uğradım. Sohbet ederken dedi ki: "Beni Zaman gazetesine abone etmişsin. Senin ne hakkın var ki beni abone ediyorsun? Ben zengin bir adamım. İstediğim gazeteyi okurum. Neden bana karışıyorsun?" O, bunları anlattıkça ben de, "Peki ağabey, peki ağabey" diyorum. Konuşmalar böyle devam etti, artık yorulmuştu. İzin aldım, ayrıldım. Bir ay sonra tekrar gittim. Yine gidiş gayem ziyaretti. "Geldin mi," dedi, "otur bakalım"... "Bak," dedi, "Ben Cumhuriyet okuyordum. Basında en ciddi fikir sahibi olarak onu görüyordum. Zaman gazetesini alınca fikrim tamamen değişti, sanki bir ömür boyu aradığım buymuş gibi reklamlarına kadar okudum. Sen beni bir aylığına abone etmişsin, ben bir seneliğine abone oldum. Şehrimizdeki birçok kişiyi Zaman gazetesine abone yaptım. Şimdi sabahleyin kahvemi içerken diyorum ki, çok şükür, ben ilim sahibi olamadım amma Zaman gazetesi benim namıma konuşuyor. Eskiden sıkıldığım günler olurdu, şimdi öyle bir şey olmuyor. Bu gazetede acayip bir sır var. O sırrı çözemiyorum. Fakat bu bahsi kapatalım. Mademki sen bana böyle bir yardımda bulundun, benim misafirim olacaksın, eve gideceğiz, orada yemek yiyeceğiz, gece de bizim misafirimiz olacaksın."

Dedim ki, "Muhterem Ağabey, gideceğim başka şehirler de var." Dedi ki, "Ben seni tanıyorum. Yol parası bile almazsın. Böyle diyar diyar dolaşırsın. Senin işine aklım ermez. Haydi sana uğurlar olsun..."

Oradan ayrılınca gazete bayiine gittim. Bayie dedim ki, şu on lirayı al, benden bir çay iç, Zaman gazetesini vitrine as... O bayi de, "oo sen de bizdenmişsin" dedi. Onunla da sohbet ettik. Yine yollara düştük, elhamdülillah...

***

1934'te harf inkılabı olunca okur yazar sayısı sıfıra düşmüştü. Çünkü eski yazıyı bilenler yeni yazı bilmiyordu, yeni yazı bilenler eskiyi bilmiyordu. Böylece kitapçılar iflas etti, kitaplar yakıldı. Basın-yayına ait olan hiçbir şey satılmadı. Hatırladığım kadarıyla Sedat Simavi, Hürriyet gazetesini çıkarmadan şöyle demişti: "Bir gazete çıkaracağım. Sirkeci'de gazeteyi alan Eminönü'nde atacak." Bunu başardı. Avrupa'da neşredilmiş gazete ve dergileri kiloyla aldılar, oradan gayri ahlaki kadın resimleri alarak bastılar, "Modern kızlarımız kendi hayatlarını yaşıyorlar." diye yazdılar. 50'li yıllarda Müslüman kadınlar sıkı sıkı kapanırken, gazete ve dergiler, "Türkiye modernleşiyor", "Türkiye, Avrupa ülkelerinden biridir", "Avrupalı olmaya mecburuz", "Bizi din geri bıraktı" gibi manşetlerle Avrupalı kadınların resimlerini basıyorlardı. Bazı gençler bu resimleri alıp evinde dolaplara yapıştırıyorlardı.

Şöyle bir olumsuzluk da oldu, bazı gençler bu kadınların resimlerine bakıp "benim karım niye böyle değil" diye eşinden ayrıldılar, boşananların sayısı hızla arttı. Türkiye'deki en büyük değişiklik gardırop medeniyeti olmuştu. Çünkü Avrupa'nın ilmini, kültürünü almak uzun zaman isterdi. Amma Ziya Gökalp şöyle demişti: "Türk milletindenim, Avrupa medeniyetindenim, İslam ümmetindenim." Ziya Gökalp'in bu görüşünü genç Türkiye uygulamaya koyarken işe Avrupa medeniyetinden başladı.

Türkiye, komünist olabilirdi. Çünkü komünistler fakiri bulunmayan bir millet yaratmak istiyorlardı, sloganları buydu. Fakat Türkiye gelişmemiş bir ülke olduğundan fabrikalarımız çok azdı, işçi sınıfı yoktu. İşçi sınıfının olmadığı yerde komünizm de olamazdı. Bir de miras yasaktı, mülkiyet yoktu; bunlar farzdır. Sosyalizm bu iki farzı inkâr ettiğinden biz geri çekildik. Böylece Türkiye'de komünizm yaygın hal alamadı, Allah'a çok şükür.

Sosyalistlerin Nazım Hikmet'i vardı, bizim Mehmed Akif'imiz,Necip Fazıl'ımız vardı...

Sosyalist yazarların hiçbiri bu iki şairimizin topuğuna çıkamadı. 1960'tan itibaren basın yayın milliyetçilerin tarafına kaydı. Bugün kitapta, dergide, gazetede milliyetçiler ileri saftadır. Şimdi denecek ki Zaman gazetesinin tirajı basının tirajını geçti, bu nasıl oldu? Bu dünya başıboş değildir. Mesela Abdurrahim Karakoç,

Ne diyorsa İslam dini uyacağız suç olsa da
Gerçeği örten kefeni yırtacağız suç olsa da
Yine aynı şair,
Kör dünyanın göbeğine hak yol İslam yazacağız
Kuşların gözbebeğine hak yol İslam yazacağız
Yola, ağaca, pınara, esen yele, yağan kara hak yol İslam yazacağız

Elhamdülillah kötü günler çok gerilerde kaldı. Artık Müslümanlar uyandı; Ümitvar olunuz, istikbalde en gür sada, İslam'ın sadası olacaktır.

Her yerin hasreti ümidi sensin,
Sensin karanlığı boğacak tek din,
Ahenkler güzeller bütünü mümin,
Zaferler baş tacı Kur'an olacak.

Hazreti Ebu Bekir, malının tamamını vererek İslam'a hizmet ediyordu, Resulullah ona dua ediyordu. Cennetle müjdelenmiş on sahabeden biri olan Hazreti Ebu Bekir'i Resulullah hiçbir zaman kumandan tayin etmedi, o da her zaman bir nefer gibi seferlere katıldı.

İslamiyet, itaat dinidir. Allah'a, Kur'an'a, Resulullah'a ve mü'mine itaat... Böylece mü'minler kardeş olabilir, böylece mü'minler üstün olur, böylece İslam milleti ortaya çıkar. Hele hele benim gibi Amerika'da, Avrupa'da gayrimüslimlere itaat eden kimseler, mü'mine itaat etmezse manevi mesuliyet büyüktür. Mevkiye, makama, servete göz dikenler Allah'ın rızasına ne kadar taliptir? Hemen şunu söyleyeyim ki ben çok yaşlandım. Allah için bir şeyler yaptımsa ne âlâ. Yapmadımsa şöhret, makam, servet hepsi boş.

Amerika ve benzeri ülkelerde dev gibi şirketleri kuran, işletenler varken biz de onlarla yarış etmek istedik.

Basın yayın milletin beynidir, basın yayın ne ise millet de odur. Bu aziz milletimizi tarihiyle, medeniyetiyle bütünleştirebilmek için bu sahaya girdik. Bulduğumuzla yetinmek değil, daha ileri gitmek zorundayız. Çünkü iki günü birbirine eşit olan ziyandadır. Yıllarca genç arkadaşlara itaat etmekten hiç rahatsız olmadım, gizli bir zevk de aldım. Aldığım ücretten de hiç şikâyetçi olmadım, keşke almasaydım.

Bana yazı yazdırmasalar, gazeteme ve arkadaşlara bağlılığım artar, eksilmez.

Ekrem Bey'i ve arkadaşları tebrik ederim. Zaman Gazetesi, Türkiye'nin değil dünyanın en büyük gazetelerinden biri olmalı...