|
Okullarda
takip edilen belirli gün ve haftalar gibi artık
annelerin, babaların, sevgililerin bile bir günü
var. Batıda geçmişi yüzyıla yaklaşmasına rağmen,
bizde son zamanlarda popülerleşmeye başlayan bu
günlerden Babalar Günü, haziran ayının 3’üncü
pazarında kutlanıyor. Eskilerin baba tarifi hep
sert mizaçlı beni sever ama belli etmezdi.
Şimdilerde ise babalar anneler kadar çocuklarına
yakın. Hem sever hem de sevdiğini gösterir.
Eskiden babalar çocuklarını uyurken öperdi. Ama
şimdi parklarda neredeyse yaşayamadıkları
çocukluklarını yaşıyorlar. Hem de aldıkları
oyuncakları çocuklarından daha fazla oynayıp
hasret gideriyorlar.
Asıl adı Ömer Okçu olan
gazeteci yazar Hekimoğlu İsmail’e babasını, oğlu
Osman Okçu’ya da babası Hekimoğlu’nu
anlattırdık.
Hekimoğlu İsmail, Babalar Günü gibi bir günü
komik bulduğunu söylüyor. Batı dünyasının aile,
anne, baba kavramlarının içini boşalttığına
dikkat çeken Hekimoğlu, “Avrupa ve Amerika’da
yaşı 18’e gelen çocuk kız veya erkek evden çıkıp
gidebiliyor Ailesini terk edebiliyor. Aile
müessesesini ortadan kaldıran batılılar, bu
boşluğu doldurmak için Anneler Günü ve Babalar
Günü gibi günleri çıkarttı. Bunlar bana çok
komik geliyor. Annenin, babanın günü mü olur?
Benim annem, ömrünün son döneminde yaşlı ve
hastaydı. Hastaneye giderken bir yere kadar
taksiyle götürür, sonra sırtıma alırdım. Baba
babadır, anne annedir, bunlara gösterilecek
sevgi ve saygı bir günle sınırlandırılamaz. Biz
babamız, annemizle her gün can-ciğeriz. Evlat ve
baba bir ağacın kökü ve dalları gibidir.
Kökünden çıkartılan bir ağacın durumu ne olur?
Dalı kopartılan ağacın ıstırap çektiği gibi
evladı zarar gören bir insan, daha çok üzüntü
çeker.” dedi.
Eski günlerin özlemini çeken Hekimoğlu, “Bizim
çocukluğumuzda pederşahi aileler vardı. Evlenen,
babasının yanından ayrılmazdı. Yemek zamanı
aileler hep birlikte sofraya oturulurdu. Hatta
kalabalık olduğu için iki defa sofra kurulurdu.
Şimdi hürmet ve merhamet azaldığından, oğlan
evleniyor ev lazım, kız gelin oluyor ev lazım.
Çünkü bugün kayınvalideyle, kayınpederle bir
arada oturamıyorlar. Mesela benim damadım da
gelinim de benim evladım gibi. Her ikisi de
benden teklifsiz olarak her şeyi isteyebiliyor.
Çünkü bunlar benim manevi evlatlarım. Hayatın
tadı da böyle çıkıyor. Oğlum Osman burada olunca
seviniyorum, ikimiz birlikte çalışıyoruz.
Hayatın tadını ailemle birlikte olarak
alıyorum.” şeklinde konuştu.
Ailenin manevi bir yönü olması gerektiğine
dikkat çeken Hekimoğlu, şunları söyledi: “Eğer
oğlumun ihtiyacı varsa, benim bütün malımı
mülkümü satıp kullanabilir. Benim için önemli
olan manevi hayat olduğu için bunu rahatlıkla
söyleyebiliyorum. Allah korusun, oğlum ticari
hayatta zor bir duruma düşse, ‘Baba sıkıntım
varsa dese’, ‘dairem var, sat, öde’ derim. Bunu
manevi değerlere dayanan kişiler söyleyebilir.
Ölçüsü maddi olanlar, materyalistler ise para,
mal ve makamı önemsedikleri için bunu
diyemezler. Oğlum, bu şirketin genel müdürü, ben
de onun yanında çalışıyorum. Bu işyerinde o
benim amirim, benim de onun memuruyum. Bugün
‘gel’ dedi geldim. Çünkü benim ona sevgim ve
saygım var, onun da bana karşı hürmeti var.
Böylece birlikte çalışıyor ve yaşıyoruz. Eğer
dini eğitim ve yaşantı olmazsa ailenin anlamı
olmaz. Batı bu noktada, aileyi hafife alarak
kaybetti.”
Evlatların babalarına benzeşmesinin normal
olduğunu ifade eden Hekimoğlu, kendisinin de
babasından bazı özellikler taşıdığını anlatıyor:
“Babam çalışkandı, ben de çalışkan sayılırım. O
tutumluydu, ben de tutumluyum, bir şey alıp
verirken iyi hesaplarım. O 6 yıl askerlik
yapmıştı, ben de asker emeklisiyim.”
Hekimoğlu İsmail, babasını şöyle anlattı:
“Rahmetli babam sert mizaçlı biriydi. Doğu
Cephesi’nde Kazım Karabekir’in askeri olarak 6
sene savaştı. Bir İstiklal Madalyası’yla
cepheden döndü.. 1938 Erzincan depreminde evimiz
yıkıldı. Babam İstiklal madalyasını satarak
kerpiçten bir ev yaptırdı. Babam bizi dövmezdi
ama sevgisini göstererek sevmezdi de. O zaman
babaların sözü şuydu: Çocuğu uyurken öpeceksin.
Babam benimle çok resmiydi. O dönemin babaları
savaş ve kıtlık görerek pişmişlerdi, onun için
ufak tefek meseleleri konuşmaya tahammülleri
yoktu. Erzincan’dan asker olarak Ankara’ya
yürümüş, açlıktan ağaç kabuklarını yiyerek
hayatta kalmışlar. Hatta bırakın çarık giymeyi,
yalın ayak yürümüş, çarıkları da yolda ıslatıp
yemişler. Onun için ufak tefek meseleleri
benimle konuşmazdı. Yıllarca süren savaşı
yaşadığı için 1938’deki büyük depremi çok büyük
bir hadise olarak bile görmüyordu. Babam vefat
ettiğinde 30’lu yaşlardaydım. Kendisi ümmiydi,
okuma yazma bilmezdi. Annem de ümmiydi. Bizim
evde kitap yoktu. 18 yaşıma geldiğimde babama,
anneme ve Erzincan’a baktım ‘ben böyle
olmayacağım’ dedim. Sonrasında kendi kendime
İngilizce ve Arapça çalıştım. Hasan Ali Yücel’in
Milli Eğitim Bakanlığı döneminde yayınladığı
klasiklerden büyük bölümünü genç yaşlarda
okumuşumdur.
Hekimoğlu İsmail’in oğlu Timaş Yayınları’nın
Genel Müdürü Osman Okçu, baba denince, babasının
asker olduğunu ve tedirgin bir ortamda yaşadığı
günleri hatırlıyor. Babasının yazdığı yazılar,
okuduğu kitaplardan dolayı sıkıntılı bir ortamda
yetiştiklerini anlatan Osman Okçu, sık sık
evleri arandığı için babasının okuduğu
kitapların komşularının evlerinde saklandığını
söylüyor.
Hastalandığı zaman elinden tutup hastaneye
götürdüğü günleri unutmadığını belirten Osman
Okçu, “O günleri kendisiyle hiç konuşmadık.
Geçen sene rahatsızlandığında, elinden tutup
hastaneye götürdüğüm. Yolda kendisi hatırlattı:
‘Sen küçükken ben de senin elinden tutup
hastaneye götürürdüm, şimdi sen götürüyorsun.”
dedi.
Oğlu Osman’ın dilinden Hekimoğlu İsmail’in
yaşantısı ve ailesiyle diyalogu şöyle: “Bizim
evimizin her yerinde kitap vardı. Çok az bir
eşyamız oldu. Babam, 1975 yılından beri aynı
evde oturuyor. Kendisinin boş zamanı olmazdı.
Bizim ailecek bir pikniğe, gezmeye, aile
ziyaretine gittiğimizi hatırlamıyorum. Bizimle
diyalogu da, sohbetlerinden, yazıların kalan
kısa, dar zamanlarda olurdu. Onda da genelde iyi
bir eğitim almamız veya sanat sahibi olmamız
yolunda nasihatlerde bulunurdu. Ayrıca yazdığı
yazıları, kitapları henüz yayımlanmadan bize
verir, okuyup eleştirmemizi isterdi. Bizim
bulduğumuz hatalı kelimeyi kendisine söylerdik,
o da yanımızda düzeltirdi. Sonra o yazıyı takip
ederdim, ‘acaba benim düzelttiğim şekilde mi
yayımlanıyor yoksa kendisinin yazdığı biçimde
mi?’ diye. Yayınlandığında düzelttiğim şekilde
yer alan yazıyı gördüğümde sevinirdim ve
özgüvenim artardı. Bunun yayıncılık hayatına
atılmamda büyük katkısı olduğuna inanıyorum.”
Osman Okçu, “Bir soru sorduğumuzda bu dini veya
farklı bir konu olabilir; uzun uzun ve
olabildiğince anlaşılır bir şekilde anlatır.
Lise yıllarında Ankara’dan İstanbul’a taşınınca
derslerim iyi gitmemeye başladı. Yıl sonunda
karneme baktı ve nasihatte bulundu. O zaman
gazeteye yazı yazar, kitap yazar, konferanslara,
panellere ve sohbetlere giderdi. Bana, “Bak
oğlum. Sadece sen benim evladım değilsin. Bu
ülkede senin yaşında olan bütün çocuklar benim
evladım sayılır. Ben hepsine eşit mesafedeyim.
Hepsine yararlı olmaya çalışıyorum. Sana
anlatabildiğim bazı konular var ama benden
istifade etmek sana kalmış. Kendi kararını
kendin ver.’ deyince bu benim tahsil hayatımda
dönüm noktası oldu.”diyor.
Babasıyla her zaman her konuda istişare ettiğini
anlatan Osman Okçu, “Çocuklarım ile ilgili
yapacağım işlerde kendisinden fikir alırım.
Evlenirken de üniversite tercihimi yaparken de
istişare ettim. Yayıncılık hayatında çalışmak
istediğimi söyledim. Olumlu bulduğu konularda
çok teşvik eder. Bu tercihimi olumlu buldu ve
beni yüreklendirdi.” ifadesini kullanıyor.
Osman Okçu’nun anlatımıyla babası Hekimoğlu
İsmail’in bazı öne çıkan özellikleri şunlar:
“Çevresindekileri ağır bir şekilde eleştirmez.
Her zaman hata payı bırakır. Eleştirilerini de
direk söylemez, dolaylı olarak ikaz eder. Eğitim
metodu ise yaşayarak göstermek şeklinde.
Üniversite eğitimi alırken bir yandan da
yayınevi çalıştırıyordum. Yayınevine gelir, bize
yemek yapar, büronun temizliğini yapar, hatta
bulaşıkları bile kendisi yıkardı. Böylece bize
bu işlerin nasıl yapılacağını göstererek örnek
olurdu.”
Yardımsever ve cömert: Kazandığı parayı çoğu
zaman ihtiyaç sahiplerine verirmiş. Bunu çok
sonradan öğrendik. Yardımlarından annemin bile
haberi olmamış. Birçok kişinin cezaevindeyken
ailesine, kendisine, öğrenciyken eğitimine
katkıda bulunmuş. Bunu kendisinden değil, yıllar
sonra yardımda bulunduğu kişilerin
rahatsızlığından dolayı ziyaretine geldiklerinde
bize söylemesiyle öğreniyoruz. Her zaman
cömertliğini, yardımseverliğini gördük. Yardım
talebinde bulunanı boş çevirmez, elinden geleni
yapardı.
Randevularına sadık: Çok dakik, randevularına
sadıktır. Bulunması gereken yere vaktinden
saatten mutlaka daha erken gider, orda bekler.
Konferansa gittiğinde daha çok uçağı değil de
otobüs yolculuğunu tercih ederdi. Otel yerine
öğrenci evlerinde, yurtlarında kalmayı tercih
ederdi. Yemek seçmez, peynir ekmekle yetinmeye
çalışırdı.
Lüksü, gösterişi sevmez: Lüks bir hayatı tercih
etmez. Eskiden Sümerbank ayakkabı giyerdi. Bir
gün lüks bir araba almak istedim. Kendisine
sorduğumda ‘Ben o arabaya binmem. Ne lüzumu var
lüks bir arabanın. Binilebilecek normal bir
araba al.” demişti. Felsefesi; ‘Zengin olmalıyız
ama fakir yaşamalıyız.’
Büyüklerine karşı çok saygılı: Rahmetli
babaanneme nasıl baktığına şahit oldum. Son
dönemlerinde yürüyemeyecek kadar ağır hastaydı.
Ona çocuk şefkati gösterirdi. Bugünkü gibi
ambulans imkanı yoktu, sırtında taşırdı. Annesi
ne söylese emir telakki eder ve en ufak bir
rahatsızlığında hastaneye götürür, bir ilaçla
geçiştirmek istemezdi.
Eleştirilmekten kırılmaz: Yayıncılık noktasında
da kendisiyle iyi bir yazar-yayıncı ilişkimiz
var. Yazmadan önce kaleme almayı düşündüğü
konuyu muhakkak istişare eder. Yazarken çok iyi
bir şekilde araştırır. Yazdıktan sonra
eleştirilerimizi dikkate alır, ‘olmamış’
dediğimizde gerekirse birkaç defa yeniden yazar.
Tekrar tekrar yazmak kendisine hiç zor gelmez.
Hatta büyük emeklerine rağmen yayınlamadığımızda
da buna asla kırılmaz. Şuan yayınlamaya uygun
bulmadığımız, zayıf gördüğümüz birçok dosyası
var. Babam, yayıncı olarak çok sevdiğimiz ve
çalışılması kolay bir yazar.
15.06.2007 Zaman Gazetesi
Sektöreel
Mehmet Sakin |